13 Temmuz 2016 Çarşamba

Sana Bir Tavsiyem Var!



Yaklaş, yaklaş... Çok önemli bir tavsiye vereceğim şimdi! Hani şu etrafa verdiğin tavsiyeler var ya, neyin nasıl yapılması gerektiğini öğretme hallerin, hani o eleştirdiğin arkadaşın, sana akıl danışan dostun var ya hani... İşte onlara söylediklerini şimdi geç aynanın karşısına orada gördüğün kişiye söyle. Çok ciddiyim! Aynı arkadaşına söylediğin gibi, ona verdiğin o güzel akılları bir de kendine ver bakalım neler oluyor...

Bir süredir bu konu üzerinde düşünüyorum. Dışarıdan baktığımız olaylarda sahnenin tümünü görmek, yanlışı-doğruyu ayırt etmek daha kolaydır her zaman. Ama aynı şeyi kendi yaşamımızda, özellikle de kendimize yapamıyoruz maalesef. Birini "ama sen de çok ..... yapıyorsun, çok .....sın, çok da kafana takmayacaksın şekerim" diye eleştirir, birbirinden güzel akılları verirken biz neresinde duruyoruz bu durumun? Yaşamımızda şahit olduğumuz ve bizde bir duygu üreten her olaydan sorumluyken mümkün mü o eleştirilen özellikten muaf olmak? O söylediklerimizin ne kadarı objektif ve gerçeği yansıtıyor, ne kadarı bize ait eksikliklerden oluşuyor?

İnsanoğlu kompleksli bir varlık demişti bir arkadaşım. Ne kadar da doğru! Göremediğimiz, farkına varamadığımız her kompleks bize etrafa fırlattığımız eleştiriler, yargılamalar, çok bilmiş tavsiyeler olarak geri dönüyor. Taşın altına elini koyamayan insanların sistemi eleştirmesi, o öyle yapılmaz böyle yapılır demesi gibi. Veya bir isteği olup da o yola baş koymaya, o yolun gerektirdiklerini yapmaya cesareti olmayan insanların "bu sistem çok saçma, hem ben bu sisteme uygun değilim zaten" diyerek kendine bahaneler üretmesi gibi. Kendi yeterliklerinin ve yetersizliklerinin farkında olmayan insanlar etraflarındaki insanları suçlar "ama sen de beni .... hissettiriyorsun" diye, sanki hissetme eylemini zorla bir başkası yaptırıyormuşçasına. Taa ilkokul çağına dayanan bir mihenk taşımızdır bu hatta, "ama öğretmenim konuşturuyor!" Kendimizi olduğumuz halimizle görmek istemeyiz de hep bir başkası, sistem, patron, sevgili, arkadaşlar, aile suçludur. Çünkü onlar bize kendimizi yetersiz, yeteneksiz, pek akıllı değilmiş gibi, değersiz, ve daha onlarcasını "hissettirirler".  O yüzden de en önce onları yargılar, en önce onları eleştiririz. Kendimizde görmek istemediğimiz ne varsa onlarda görüp bizi rahatsız eden bir duygu üretiriz de hiç o duygunun kaynağına inmek istemeyiz.

Bir de yapmayı isteyip de yapamadıklarımız var. O isteğimize sahip olanı görünce o kişinin ya tuzu kurudur, çok zengindir, torpillidir, onun arkasında birileri vardır kesin. Hangi yoldan yürüdüğünü, neleri göze aldığını, hangi kararları verdiğini, nelerden vazgeçtiğini, ne zorluklar atlattığını bilmeyiz de işte Allah yürü ya kulum demiştir ona. Bu da kendi potansiyelimize vurduğumuz başka bir ket, kendimize söylediğimiz başka bir yalandır aslında. Çünkü bizim hiç öyle imkanlarımız olmamıştır, arkamızda kimse yoktur, sistem saçmadır, acıların çocuğuyuzdur. Kurban bilincimiz o kadar baskındır ki hayatımızda, hep kullanılmışızdır, bütün sosyopatlar, manipülasyon uzmanları, duygusal vampirler bizi bulmuştur. Enerjimizi çalarlar, yolumuza taş koyarlar, bizde psikolojik rahatsızlık yaratmaya kadar vardırırlar işi hatta. Kendi gücümüzün farkına varıp kabuğumuzu kırmak için ne güzel hediyedirler o insanlar ama Küçük Emrah bizim için adeta bir yaşam biçimi olmuştur. Bir yandan kaşlar ikiz kenar üçgen biçimini almışken diğer taraftan içten içe bir öfke birikmektedir derinlerde. Kendimizle yüzleşemediğimiz, eğrimizi doğrumuzu göremediğimiz her seferinde daha da öfkeyle dolar sonra ilk fırsatta boşaltırız bunu bir bahanenin üzerine. Baktığımız her şeyde bir bozukluk, bir eksiklik görür, her terslik bizim başımıza geliyormuş gibi hissederiz. Dünyanın kalanı mutlu mesut yaşarken biz hep olumsuzluk denizinde bir başımıza debeleniyormuş gibiyizdir. Ve belki de en kötüsü pislik içinde kalmış gözlük camlarımızdan tek bir güzel şey görememeye başlarız dünyada.

Yani sözün özü, ne diyorsak bir başkasına aslında kendimize diyoruz. En sevdiğim kitapta geçen her daim aklımda olan bir cümle var: "Zeka ancak başka bir zeka tarafından fark edilir." Yani bizde ne kadar varsa o kadarını fark ederiz bir başkasında. Bu bazen zeka, bazen problem, bazen sevgi, bazen de tahammül edemediğimiz bir özellik olur. Fark etmesi de, fark edince kabul etmesi de zordur. Fakat bir kez sırrı çözdün mü kendine giden yolda güzel bir mesafe kat etmiş olursun.

Eee yol uzun, fark edilecek durak çok. İyisi mi ben sana verdiğim şu tavsiyelere bir kulak kabartayım bakayım neler diyorum kendime...

ÖZge

9 Nisan 2016 Cumartesi

Ruhu Acıyanların Buluşma Yerinden...

En büyük acıyı ruhları acıyanlar, dünyayı anlamakta zorlananlar çekiyor sanki.. Hiç kimsenin acısı bir diğerininkiyle kıyaslanamaz, manasız olur. Çünkü her bireyin kendi taşıma kapasitesine göredir deneyimlerinin büyüklüğü, derinliği, zorluğu. Ama benim dikkatimi en çok ruhu acıyanlar, içi yananlar, dünyaya uyum sağlamakta zorlananlar çeker. Zor gelir çünkü bu kadar mutsuzluğu, hüznü, anlamsızlığı fark ederek yaşayabilmek. Sağa sola çarparlar her hareketlerinde, hatta hareketsizliklerinde, kendi düşünce denizlerinde. Her çarpış başka bir yara bırakır ruhlarında, daha da gevşer yaşamla bağları. Bazı seçenekleri vardır önlerinde. Mesela görmezden gelmek ve her şey normalmiş gibi yaşamak. Arada vah vah, tüh tüh, cok şükür halime diye kendilerini rahatlatmalarla ve boş hedefler peşinde geçen bir yaşamın seçeneği. Maalesef ki ruhu acıyanlar için pek mümkün olmaz bunu seçmek, beceremezler. Doğa üstü yetenekleri olup da algılarını kapatmanın bir yolunu keşfedeflerse belki bir ihtimal...

Diğer bir seçenek kendini uyuşturmadır. Doğa üstü yeteneği yoksa yapay maddeleri, yapay nedenleri vardır algılarını kapatmaya yarayan. Belki alkolle, belki uyuşturucuyla kapatılan algılar, belki bir kariyer hedefi, belki aşırı tutku haline gelmiş hobiler, belki daha fazlasına sahip olma isteği ya da evlilik, çoluk çocuk arkasına gizlenen bastırılmış bir yaşamdır daha tahammül edebilir kılan.

Ruhu acıyanlar için zordur bu dünyaya ayak uydurmak. Aslında en zoru kendileriyle baş etmektir de anlayana kadar bir ömür geçer gider bazen. Ama bazılarında bir mucize olur ve yaralarını sarıp yola devam etmekte kararlı olurlar. Önce acı veren dünyaya bakar, bakar, bakarlar... Neden sonra kendilerine bakarlar. Ve görürler ki en zoru bu dünyada olmak değil, kendileriyle olmaktır. O anda bir barış anlaşması imzalanır içlerinde. Belki hemen bitmez savaş ama en azından ateşkes ilanı olmuştur artık. Çünkü dünyadaki olumsuzluklarla, mutsuzluklarla kavga etmeyi bırakmışlardır. Onları esir alan, algılarını kapatan her şeyi bir kenara bırakmışlardır. Şimdi artık tek dertleri vardır, kendilerini çözmek. Kim olduklarını, neden burda olduklarını, sahip oldukları ruhsal acının ne işine yarayacağını keşfetmektir artık tüm dertleri. Çünkü artık bilirler ki ruhlarının savaşı bittiğinde onların da dünyayla olan savaşı bitecek. Acılarını dönüştürecek ve dünyanın hizmetine sunacaklardır. Ruhsal acıyı hissedebilmenin mükafatıdır dünyaya hizmet etmek. Gönlünden verdikçe artar sahip oldukları, büyür ruhları, kaplar her yanı. Ne dünyayla kavgaları olur ne de dünyayı kurtarma hayalleri. Tek bir amaçları vardır, yapabileceklerinin en iyisini yaparak bu dünyadan ayrılmak.

Eğer sen de şahit olduğun olaylardan, gördüklerinden dolayı acı çekiyorsan, bir an önce dön içine bak. Içindeki kavgaları fark et, kendinle bir ol, kendini koşulsuz sev, iyinle kötünle, saçmalığınla güzelliğinle, olduğun halinle... Çünkü dünyanın ruhu acıyanlara, daha fazlasını hissedenlere ve acısını dönüştürebilenlere ihtiyacı var!

Acının öte yanında seni bekliyoruz...
ÖZge

posted from Bloggeroid

14 Şubat 2015 Cumartesi

Sevgi-li-ler Günü bir Özgecan'dır...



Evrende tesadüf diye bir şey yoktur, her şeyin mutlak bir nedeni vardır. Bugün ortaya çıkan, insanlık dışı olarak adlandırdığımız bir tecavüz+cinayet haberi var, Özgecan Aslan... Tam da bugün, sevgililer yani sevgi ile dolu olanlar, içinde sevgiyi barındıranlar anlamına da gelen sevgi-li insanlar gününde. Olayın sadece bir cinayet olması insanlık adına pek bir şey değiştirmezdi belki, yine vahşet, yine canilik olurdu. Ama bu cinayetin öncesindeki tecavüz olayı içimizdeki açlığı, sevgisizliği bir kez daha gözler önüne seriyor. Pek çoğumuzun kalbi acıyor bugün, boğazı düğümleniyor Özgecan'ın güzel yüzüne baktıkça. Kimse bende yok demesin, az veya çok hepimizin içinde var bu sevgisizlik, açlık, bastırılmışlık. Var ki içimiz acıyor, var ki tepki gösteriyoruz. Önce görelim, sonra şifalandıralım. Ve sonra tüm varlığımızla çalışalım.

Bugün vizyona giren ve sevgi-li olduklarını iddia ettikleri çiftlerin sinemaya akın ettiği bir film var. Belki abarttığımı düşüneceksiniz ama ben bunu evrenin bizim anlamamız için yaptığı ama bizim gülemediğimiz bir şaka olarak görüyorum. Bu film, 14 Şubat ve Özgecan... Tesadüf yok, mesaj var. Hepimizin görmesi, yüzleşmesi gereken bir mesaj... Önce kendimizle, sonra bize dayatılanlarla yüzleşip kendimizi görmemiz gereken bir mesaj.  Çok sevdiğim Fi ve Çi kitaplarında Azra Kohen'in dediği gibi, hiçbir savaş savaşılarak kazanılmaz. Savaşmadan nasıl kazanacağımız ise ortada. Olmasını istediğimiz dünyayı yaratmak için bir ucundan tutacağız. Hepimiz bir uç bulacağız kendimize uygun, var gücümüzle onun için çalışacağız. Kötülüğü kovmak için değil, iyiliği, güzelliği yani olması gerekeni, insanı insan yapan tüm değerleri tekrar hakim kılmak için çalışacağız. Özgecan'ı fark ederek, böyle filmlere gitmeyerek, başlatılan kampanyaları destekleyerek çalışacağız. En önce kendimizi düzelterek, geliştirerek sonra varsa kendi çocuklarımızı, yoksa etrafımızdaki çocukları eğiterek çalışacağız. Benim görebildiğim başka yol yok, varsa buyrun siz de paylaşın.

Benim kelimelerim yetmiyor düşüncelerimi, hissettiklerimi anlatmaya. Sadece içimden devamlı teşekkür ediyorum Özgecan'a. Kendini bizim için feda eden yüce ruhuna, ülkemize ışık tutabilmek adına ışık olan o güzel ruhuna teşekkür ediyorum. Herkesin olmasa bile birilerinin bilincinde değişimi başlattın güzel Özgecan. Artık görev farkında olanların, en başta da farkında olan annelerin. Bu güzel insan, bu güzel ruh önünde tüm varlığımla saygıyla eğiliyorum.

Lütfen bizi affet...
ÖZge(can)
posted from Bloggeroid

9 Kasım 2014 Pazar

Her Şey Tam Zamanında...

Geç okuduğum için üzüldüğüm bir kitaptı Simyacı. Bugüne kadar okumuş olmam lazımdı, tıpkı yaşıtlarım gibi. Kitabı nihayet sipariş edip de elime aldığımda aklımdan geçen düşüncelerdi bunlar. Henüz başlarındayken, bir arkadaşımla şu an ne okuyoruz diye konuşuyorduk. Simyacı dediğimde o da benim düşüncemi yansıtmıştı aslında, "ben onu okuyalı çok oldu, Ingilizcesini okudum hatta" dedi. Sonra da "sonunu söyleyeyim mi" diye takıldı bana. "Söyleme tabi ki, ama sonu ne olursa olsun hikayenin kendisi öyle güzel ki, en kötü son bile olsa kitabın güzelliğini değiştiremez benim için. Yolculuğun kendisidir aslolan." demiştim cevap olarak. "E sen okumuşsun zaten, gerek yok kitabı bitirmene" deyip gülmüştü arkadaşım.

Bu konuşmadan birkaç gün sonra bitti kitap. Her şeyin en mükemmel zamanda olduğuna inancım tamdı da, iş bunu kanıtlamaya gelince o kadar kolay olmuyordu demekki. Halbuki öyle güzel bir zamanda okumuştum ki bu kitabı, sindire sindire, nerdeyse tüm cümlelerin altını çize çize, her bir cümlesi içime işleyerek... Başka hiçbir zaman şimdiki kadar mükemmel olamazdı, ki zaten kitap da bunu anlatmıyor muydu bir açıdan?

Kapağını kapattığımdan beri düşünüyorum ben "kişisel menkibemi" yaşıyor muyum acaba diye. Bazen kendimi başladığım noktada hissediyorum, sanki bir adım yol gidememiş gibi. Yine böyle hissettiğim zamanların biri olan şimdide şu cümle geçti aklımdan: Başladığı yere bin kere de dönse insan, aynı insan olması mümkün değil. Her döngünün sonunda yolda yaşadıkları, biriktirdikleriyle dönüyor. O zaman da başladığı yer aslında başladığı yer olmuyor, her ne kadar öyle görünse de. Ama içimizde bir ses bizi eleştirmeyi ne çok sever. Bize düşmanmış gibi görünür ama "her şeyin göründüğü gibi olmadığı" bu dünyada o ses de bizi korumak isteyen evhamlı bir anneden başka bir şey değildir aslında. Onunla barış sağlamanın tek yolu da konuşmaktır, aynı kitaptaki Santiago'nun yüreğiyle konuştuğu gibi. Adım adım bütün tepkilerini, korkularını dindirip yüreğiyle bir olması gibi. Başladığın yerdesin diyen ses de aslında orda olmadığını kendin anlaman için konuşur. "Aslında değilim, bak birlikte neler göğüsledik, ne badireler atlattık hala sağ ve ayaktayız" diye yanıtlandığı zaman onun da ne kadar sakinleştiğini görmemiz için.

Her nerede içinde bir ses sana yapamayacağını, başarısız olduğunu ya da yerinde saydığını söylüyor, sana korku veriyorsa bil ki değişim noktasındasın. Hem gittiğin yolda, hem de içinde bir değişimin eşiğindesin. Her şeyin en mükemmel zamanlamada olduğunu, içindeki sesin seninle bir olduğunu hep hatırla. Hayat yolunda yüreğin ve sen bir olarak yürüyorsunuz. Sen onu iyisiyle kötüsüyle dinlemeyi, onunla konuşmayı öğrendiğinde birlikte büyüyeceksiniz. Ve işte o zaman Santiago gibi evrenin dilini çözmüş olacaksın. Ve ancak o zaman başladığın yerde bambaşka biri olarak varolacaksın...

Firavuninciri ağacının gölgesinde buluşmak dileğiyle...
ÖZge

posted from Bloggeroid

7 Kasım 2013 Perşembe

Yansıma

(English is below)

Dışarı çıkmak için hazırlanıyorsun. Giydin kıyafetlerini, saçını düzelttin, sonra geçtin aynanın karşısına. Aynadaki yansımana bakıyorsun şöyle bir, kıyafeti gözüne uyumsuz geliyor. Belki rengi, belki modeli, belki tarzı. Bir şeyler gözüne batıyor. İyice bakıyorsun, inceliyorsun ve diyelim ki renklerin uyumsuz olduğuna karar veriyorsun. Sonra da tutup aynadakine diyorsun ki "Şu giydiğine bak, ne kel alaka renkler öyle, bence değiştir hiç olmamış! Ben seninle bu şekilde dışarı çıkamam. Ya değişirsin, ya da benimle gelemezsin." O da durumu onaylıyor ve sen ayna karşısında beklerken gidip değişiyor, tam istediğin gibi uyumlu renkler giyip geliyor. Sen de diyorsun ki "Hah şimdi oldu, artık seninle dışarı çıkabiliriz." Ama bu sefer aynadaki yansıma konuşmaya başlıyor: "Kusura bakma ama bu sefer de ben seninle çıkamam, şu halimize bak! Biz artık hiç uyumlu değiliz seninle. Ben değiştim ama sen aynı kaldın. Artık bir arada olamayız, sen burda sıradaki yansımanı da eleştirip değiştirmeye çalışaDUR!" Ve öylece yok olur aynadan. Sen orda şaşkın şaşkın bakarken, belki bi' ton laf ederken birden başka bir yansıma belirir aynada. Bir bakarsın ki aynı uyumsuz renkler üzerinde. Hatta bu sefer saçı da bozuk! Hadi sırada o var, onu da düzelt, hatta at elini aynanın içine ellerinle düzelt gördüğün bozuklukları. Ta ki...

Bu sana ne kadar anlamlı, ne kadar anlamsız, ne kadar tanıdık veya saçma geldi, var gerisini de sen düşün. Ve aynadaki değil yaşamdaki yansımalarına bak bakalım neler göreceksin. Neleri değiştirmek isteyeceksin onlarda. Her değiştirmek istediğin şeyde yukardaki aynaya baktığını düşün. Gerçekte aynadaki yansıman değişmez de, seni bırakıp gitmez de. Ama hayattaki yansımaların değişebilir. Değişebilir de sen değişmediğin sürece sıradaki yansıman da seni göstermeyecek mi sanıyorsun? Hayattaki yansımaların değişip duracaklar. Ta ki...

Ta ki sen onlarla uğraşmayı bırakıp kendi üstünü başını, saçını ve beğenmediğin ne varsa aynada gördüğün hepsini kendinde düzeltene kadar. Aynada istediğin Sen'i görene kadar değiştir kendini. Ne zaman ki memnun kalırsın yansımandan, ne zamanki rahatsız etmez seni ufak tefek uyumsuzluklar, ve hatta onlara gülmeyi, onları kabul etmeyi başarırsın işte o zaman aynalarla barışırsın. 

Aynanın derinlerinden selamlar...
ÖZge


*****

Reflection

You are getting prepared for going out. You have worn your clothes, made your hair and then got in front of the mirror. You are having a look at your reflection in the mirror; clothes of your reflection seem mismatched to you. Maybe their color, maybe type, or maybe style. Something is annoying you. You are having a look at it, checking over it and you are deciding that, let’s say, the colors are not matching. Then you are saying to your reflection in the mirror: “Look at what you are wearing, what an irrelevant color is that. I think you had better change it! I cannot go out with you with these clothes on you. You either change your clothes or cannot come with me.” Your reflection confirms the situation and goes and changes while you are waiting in front of the mirror. It comes back with nice matching colors as you requested. You say that: “ Well, everything is fine, we can go out together now.” However, this time your reflection starts speaking: "Please do not offense but I cannot go out with you this time, look at us! We are not harmonized any more. I did changed but you remained the same. We cannot be together any more. You STAY here, keep criticizing and trying to change your next reflection also." And it disappears from the mirror. While you were staring at the mirror as confused, maybe grumbling, another reflection appears in the mirror. When you have a look at it, you see that the same irrelevant clothes are on. Moreover, its hair looks bad, also! Go on, it is the next, change it, correct it. Even, put your hands in the mirror and correct each wrong thing with your hands. Until…

This is how much rational, how much irrational, how much familiar or nonsense to you, let yourself think about it. And look at your reflections in life, not in the mirror, look what you are going to see, what you are going to want to change in them. For every point you would like to change in them, just think that you are looking in the above mirror. In reality, your reflection neither changes nor leaves you. But your reflections in life may change. They may change but do you think that your next reflection wouldn't show you yourself again, unless you change? Your reflections in life will change over and over. Until...

Until you stop struggling with them and start changing your own clothes, own hair and everything you see and do not like in the mirror. And keep changing yourself until you see the one you want to see in the mirror. Once you like your reflection, once tiny mismatches does not bother you at all, and once you succeed in even laughing and accepting them, then you can make peace with the mirrors.

Greetings from the depths of the mirror…
OZge

6 Kasım 2013 Çarşamba

Sorusuz Cevaplar

(English is below)



Jim Carrey’nin bir sözü var, pek çok kez karşıma çıkmıştır ve her seferinde de çok hoşuma gitmiştir:
“Umarım bir gün herkes zengin ve ünlü olur ve hayalini kurduğu her şeye kavuşur; böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar.” Her okuyuşumdan farklı olarak bu sefer başka bir yere dokundu bende. Para, ev, araba, seyahat gibi maddi isteklere ulaşmanın ötesinde, daha farklı yer buldu bu söz içimde.

İnsan devamlı isteyen bir varlık. İstediğine kavuşunca bile isteyen bir varlık. O yüzden işte o çok istediği arabayı alıp da bir süre gezdikten sonra eksiklerini görmeye başlaması, gözü başka arabalara kaymaya başlaması, hatta başka bir arabanın hayalini kurmaya başlaması. Bu cümlede araba yerine ev koy, para koy, iş koy, seyahat, kıyafet, mal mülk, hatta sevgili koy. Hepsi de uyar, hepsinin de geçerli olduğu kişiler ve durumlar vardır. Jim Carrey’nin de dediği gibi aranılan cevabın bu olmadığını insan er ya da geç anlar da herkes kendine göre bir cevap bulur aslında. Bazen de bulamaz, farklı isteklerde arar cevabı. Araba oldu, şimdi bi’ de ev olsun, bi’ evlensem, aslında bi’ de çocuğum olsa, şu işi bi’ değiştirsem, şu tatile bi’ gidip geleyim… böyle sürer gider bu liste. Cevabı bulabilmek için önce soruyu sormak gerektiğinden, eğer bir sorun yoksa bulduğun cevabı da anlayamazsın. Bütün hayatını ordan oraya savrularak geçirirsin. En kötüsü de içten savrulmaktır, farkında bile olmadan. Ne zaman ki soruyu sorarsın o zaman gelmeye başlar cevaplar, ya da sen görmeye başlarsın. Herkesin kişiseldir soru cümlesi ama konu ortaktır.

Benim sorum “Bu yaşamdaki rolüm ne?” oldu. Oynadığım karakteri tanımadan nasıl role tam anlamıyla girebilirdim ki? ÖZge ne ister, ne bekler bu yaşamdan? Nasıl bir karakter, nelerden hoşlanır, nelerden hoşlanmaz? Hayalleri neler? Ve en önemlisi o hayaller gerçekten ona mı ait? Soruları sordum sormasına ama neden sonra… Önce yaşadım, bazen ordan oraya, bazen de bodoslama. Yine bir savrulma evresini tamamladığım sırada Jim Carrey’nin bu sözü çıktı bir kez daha karşıma. Hayalini kurduğum, çok istediğim bir şeye kavuşup da sonrasında asıl istediğimin bu olmadığını anladığım sırada çıkmıştı karşıma. Bir yazıyı, bir sözü, bir kitabı okumak başka, anlamak başka ama algılamak hepsinin ötesinde bambaşka şey. Ancak bir yaşanmışlıkla birleşince algılıyor insan ve anlamlandırıyor içinde. Asıl istediğim şeye kavuşmuştum, önce gayet de iyi gitmişti. Mutluydum, öyle olduğumu sanmıyorum, gerçekten de mutluydum. Şimdi dönüp bakınca bile bunu hissedebiliyorum. Peki sonra ne oldu? Sınava girip boş kağıda cevap yazmaktı yaptığım. Mutlu mutlu yazıyordum bildiğim, bulduğum cevabı. Ufacık bir problem vardı, kağıtta soru yazmıyordu. Çünkü bu sınavda önce kendi sorunu yazmak, sonra cevabı vermek gerekiyordu. Cevabı yazıp yazıp sayfanın sonuna gelmiştim. İşte “peki sonra ne oldu?” kısmı orda başladı, sonra soruyu buldum. Ama baktım ki cevapla uyumsuz. E bu durumda ben bu sınavdan kalırım diyerek, yeni bir kağıda geçtim. Bu sefer soruyu en başa yazdım, başladım cevaplamaya. Yalnız bu kağıt bir önce yazdıklarımın izlerini taşıyordu. İyi ki de taşıyordu, bir anlamda bana yol gösteriyordu bu izler, gitmeyeceğim yolu gösteriyordu. Ben de şimdi Jim Carrey’nin dileğini paylaşıyorum. Umarım sen de o çok istediğin şeylere kavuşursun. Belki senin sorularının doğru cevaplarıdır isteklerin, ben bilemem elbette bunu. Ama değilse umarım sen de anlarsın gerçekten istediğini, gerçekten ihtiyacın olanı.

Benim hayalim sandığım şeye kavuşmam asıl isteğimin o olmadığını anlamamı sağlamıştı. Dahası ne istediğimi keşfetmem için bana bir yol açmıştı. Şimdi o yolda yürümeyi tercih ediyorum. Ve her şeyi tek bir hayalin, tek bir isteğin altında topluyorum. Oynadığı karakteri bilen, tanıyan ve rolünün hakkını vererek oynayan ÖZge. Gerisi hikaye zaten ;)

Hikayenin başrol oyuncusuna sevgilerimle…
ÖZge

*****


Answers Without Questions

“I wish everyone could get rich and famous and everything they ever dreamed of; so they can see that's not the answer.” This quote belongs to Jim Carrey and I come across to this quote many times, with feeling pleased each time. Different from others, when I read this sentence this time, it touched somewhere else inside me. It has meant much further than materialistic demands such as having money, house, car, travel, etc.

Human being is a continuously willing creature. It is such a creature that keeps willing even though it has reached what it willed. This is the main reason why a person starts to see deficiencies of his new car, which he/she longed for, just after buying, starts to look at other cars; moreover starts to dream of another car. You can change the word car with a house, money, job, travel, clothes, property and even a lover in this sentence. Each suits; each is valid for someone and has a valid situation. As Jim Carrey said, one eventually understands that it is not the answer searched for, but finds an individual answer. Sometimes, cannot find, keeps searching in different demands. The car is okay, now the house, and I need to marry, need a child actually, right after change my job, when I return that holiday, etc… The list goes on such. Since you need a question to find an answer, you cannot understand the answer you find unless you have a question. You spent all of your life by swaying from side to side. The worst is to live this sway inside, without even recognize. Once you ask the question, there comes the answers or you start to see the answers. Each question is individual but has a common topic.

My question was “what is my role in this life?” How could I act my role successfully without knowing her character? What does Ozge want, what she expects from this life? How is her character, what does she like, what not like? What are her dreams? And the most important is, do these dreams really belong to her? I have asked the questions but long afterwards… First I lived, sometimes swayed from side to side, and sometimes went off half-cocked. When I have just completed another sway period, I have come across to Jim Carrey’s quote once again. It was the time when I have just understood that it is not what I want that I dreamed of, longed for, after I reached it. To read writing, a quote, a book is something, to understand this is something but to perceive is another thing beyond all these. One understands and gives a meaning inside only together with a true-life experience. I have achieved what I wanted and it went well in the beginning. I was happy, I did not assume as it is, I was really happy. I can feel it even now when I look back those memories. What happened then? It was writing answer on an empty paper in an exam. I was very happily writing my answers that I know, that I found. There was a tiny problem that there was no question in the paper. Because in this exam you have to write your own questions first and then your answers. I have written all of my answers and got to the end of paper. “What happened than?” part starts right after; than I found the question. However, it was totally irrelevant with the answer. In these circumstances, I would fail this exam, so took a new paper. This time I have written the question right on the top of the paper and I started to answer. This paper, however, was carrying the traces of the previous one. Fortunately it carries these traces; they were showing me the way, the way that I will not follow. Now I am sharing the same wish with Jim Carrey. I wish you reached all of your demands. Maybe yours are the right answers to your questions; sure I cannot know this. But if not, I wish you understood what you really want, what you really need.

Reaching the thing that I thought that it was my dream, made me understand it is not what I really want. Furthermore, it showed me the way to understand what I really want. Now, I prefer to walk in this way. And I am gathering everything under a single dream, a single will: Ozge, who knows well the character that she plays and who plays the best she can. The rest is the story ;)

With all my love to the leading player of the story…

Ozge

30 Haziran 2013 Pazar

Dedem Hasan Hüseyin Özkan'a... (07.01.1926-28.06.2013)


Bilinçli olarak yaşadığım ilk kayıp oldu canım dedem. Ailemizin kalan tek büyüğü, bizim en kıymetlimizdi. Onunla geçirdiğim her anın kıymetini bilir, her görüşüm son defaymış gibi sarılır, sakallarını okşar, yanaklarını öperdim. Sonra da alnımı uzatırdım çünkü "dedeler alından öper"di...

O sadece benim değil tüm mahallenin dedesiydi aslında. Cebinden şekeri eksik olmayan her gördüğü çocukla iki çift laf eden dedeydi. Sadece kendi apartmanının değil yandaki, karşıdaki apartmanın çocukları bile karnelerini aldı mı onda alırlardı soluklarını. Küçük büyük ayırt etmez selamsız geçmezdi kimseleri. Geçene de kendisi kızardı, bir kafanı kaldır bak etrafına diye. Yaşadığı son gününde bile çıkabildiği tek dışarı yer olan balkonundan selam verdi geçenlere, seslendi görmeyenlere. Herkesle edecek iki çift lafı vardı. 10 dakikalık mesafedeki camiye gidebildiği eski günlerde dönüşü bir saati bulurdu işte bu yüzden. Yedi cihanla barışık derler ya, öyleydi. Onu aramayanı bile arardı defalarca hiç gocunmadan."Ben 3 kere aradım o beni aramadı" diyen yeğenine "ne olur sanki bi daha ara, bin kere arasan ne olur ki" dermiş. Markette, restoranda, sokakta ya da bizim arkadaşlarımızdan olsun fark etmez, genç bir kız gördüğünde önce ellerini uzattırır parmaklarına bakar, yüzük varsa "Allah tamamına erdirsin" diye, yoksa "Allah ak yazı yazsın" diye dua ederdi. Yemeği, özellikle tatlıyı çok severdi. Yemeğinin yarısını bıraksa da doydum diye, "ne tatlı yiyeceğiz" diye sorardı mutlaka. O minicik midesinde tatlının yeri en baştan ayrılırdı. Bir keresinde Ankara'dan dönmeden önce uğradığımda mantar çorbası yapmıştım da ertesi gün sadece eline sağlık demek için aramış, "o ne kadar nefis bir çorba öyle, içmeye doyamadım" demişti.

Hep iyi yanlar hatırlanır ya, hiç mi kötü yanı yoktu dedemin, elbette vardı. Kimselere güvenmez, illa kendi kontrol ederdi her şeyi. Kandırmak pek mümkün değildi. Merhabası, iki çift laf ettiği herkesi arayıp konuşmak istemeye başlamıştı son zamanlarda. Kardeşimin kayinpederi Uğur Amca'yı da pek sevmişti, kardeşimden telefonunu kaydetmesini istemiş. Birazcık da annemin etkisiyle kardeşim kaydeder gibi yapmış da etmemiş, geri vermiş telefonu. Bir bakmış ki kayıt yok. Kardeşime kızmış, "Siz beni mi kandırıyorsunuz? Sizin elinizde telefon, herkesi arayıp konuşuyorsunuz, benim neyim eksik, ben de konuşucam" demiş. Bir de üstüne bizimkiler gibi akıllı telefon istemiş. Ömrü biraz daha yetseydi Viber'dan görüntülü de konuşurduk herhalde. Bir de her hastaneye yatışında hemşireleri birazcık bezdiriyordu. Aslında onlara bile güvenmiyordu doğru ilacı veriyorlar mı diye. Yine de her şeyi sormak için devamlı çağırırdı hemşireleri. Ispanak ve yoğurt ayrı gelince yemekte, birlikte nasıl yiyeceğini sormuştu. Yoğurdu mu ıspanağa dökmeli, ıspanağı mı yoğurda katmalı sorusu bizim için komik, hemşireler içinse bayağı bezdirici bir anı olarak yerini aldı hafızalarda. Bir keresinde de kardeşimle gece dışarı eğlenmeye çıkarken bize alkol almama sözü verdirdiği için ikimiz de vişne sodaya talim olmuştuk bütün gece. Tabi ondan sonra görünmeden kaçmayı başardık hep.

Yazmayı sevmem ondan geliyor diye düşünmüşümdür hep zira dedeciğim de notlar alıp anıları ölümsüzleştirmeyi pek severdi. Ortaokuldaydım, Aşık Veysel'in Dostlar Beni Hatırlasın kitabını almıştım evdeki kitaplıktan. Arka kapağını açtığımda son sayfada benim doğum bilgilerimi içeren bir yazı... Dedemin el yazısı altında doğumundan 16 gün sonrasının tarihi. Onun ben 16 günlükken yazdığı yazıyı, 13 yaşıma geldiğimde ancak bulabilmiştim. Ne annemlerin ne kimselerin haberi vardı bu yazıdan o güne kadar.


Çok sevdiği bir yeğeni vardı Karaman'dan. Hafız olmuştu, hatta Kur'an okumada birinciliği vardı. Dedem onu pek severdi, gururla söz ederdi hep. Ne tesadüf ki cenazenin kalkacağı gün Ankara'da işi varmış, duyunca koşmuş gelmiş mezarlığa. Mezarının başında güzel sesiyle duasını okudu, arada sesi titredi. Vedalaşırken anlattı sesinin titremesinin nedenini. Dedemi ziyarete geldiği son sefer dedem ona bir kaset vermiş, "dinle bakalım tanıyabilecek misin" demiş. Bakmış küçük bir çocuk Kur'an okuyor. Meğer dedem o 6 yaşındayken sesini kasede kaydetmiş de saklamış yıllarca. O zamandan dermiş "bu çocuğun sesi pek güzel, çok güzel Kur'an okuyor diye." Son ziyaretinde de  ona vermiş kasedi hatıra olsun diye. "Nasıl duygulanmayayım ben, eniştemin yeri bende bambaşkadır" diyerek anlattı hikayeyi bize. Kim bilir kimlerde daha ne anıları vardır bilmediğimiz...

Birlikte paylaştığımız anılarımızdan başka defalarca defalarca bıkmadan dinlediğim onun yaşamından anıları var bir de. Karaman'ın Kılbasan köyünde dünyaya gözlerini açarak başladığı yaşamı, acı tatlı bir çok anıya sahne olmuş. Ilkokuldan sonra tahsil hayatına çobanlık arası verince ortaokula dönüşü biraz geç olmuş. 18 yaşında kazık kadar bir delikanlı olarak başladığı orta 1.sınıfta, hocaları onu okumaya niyeti olmayan hayta öğrenci sanınca çok içerleyerek o meşhur sözünü geçirmiş aklından: "Bir baba evladından, bir hoca talebesinden özür dilemez ama ben öyle başarılı olacağım ki özür dilemiş kadar olacaksın hocam." Nitekim öyle de olmuş, hocasının özel takdirini alarak 21 yaşında mezun olmuş ortaokuldan. Daha okumak lazım deyip Ticaret Lisesi'ne devam etmiş, 24 yaşında da liseyi bitirmiş. Çok zorluklar çektiği için bir yandan okur bir yandan da fabrikada çalışırmış. Yaza denk gelen bir ramazan ayında hem çalışır hem oruç tutarken fabrikadan yorgun argın yurt odasına gelmiş de iftara daha var deyip biraz uzanmış. Uyandığında ne iftar kalmış ne de sahur. Aynı oruçla devam etmiş ertesi güne. Çoğu zaman da zeytin ekmekle açarmış orucunu. O zor günlerin ardından Iş Bankası'na girmiş. Çeşitli yerlerde görev yaptıktan sonra Ankara'ya dönüp 2.Müdür olarak emekli olmuş. Son 40 yılını Ankara'da geçirmiş olsa da, Karamanını da Karamanlı olmayı da çok severdi. Ola ki göçmen biriyle karşılaştı mı hemen sorardı aslen nerelisiniz diye. İllaki bulurdu Karaman'la bağlantısını, "büyüklerine sor bak mutlaka Karamanlısınızdır" derdi. Kılbasan'dan Ankara'ya, çobanlıktan bankacılığa uzanan başarı, azim ve şükür örneği oldu  dedeciğimin 87 yıllık uzun yaşamı benim için.

18 yaşındaki gencecik kızını kaybetmiş, oğlu yurt dışına gidince bir de hasretlik eklenmiş yaşamına. Ardından hayat arkadaşı, anneannem ona veda etmiş. Yine de güçlü durmuş ayakta. Hem de tüm sevgisini bizlere vererek. Diğer iki torunu uzakta da olsa hiç ayırmadı bizlerden, aynı büyük sevgiyle sevdi onları da. Özgem, Saygınım, Nedimem, Memedim, Muratım, Selinim olduk biz onun için hep. Onunduk, ona ait, ondan bir parçaydık hep. Biz mutlu olursak, yer içersek o daha da mutlu olurdu. Maddi manevi her zaman yanımızda oldu ve bunu her an hissettirdi bizlere. Tek biz değil bir sürü torunu vardı onun. Son yirmi yılına eşlik eden eşinin torunları da, yardım ettiği nice öğrenci de onundu. Herkese yetecek sevgisi vardı.

"Saygınımın da mürüvetini göreyim" diye ederdi duasını. Nitekim öyle de oldu. Gelinini de gördü, "Şeydam" olarak katıldı o da onun yüreğine. Defalarca prova ettiği kıyafetini giyindi, dermansız ama istekli adımlarla geldi torununun düğününe. Dedim ya tatlıyı çok severdi diye, pastasını yiyene kadar da kaldı. Görmediği nice insanı gördü, her biriyle sohbet etti.



Ince adamdı yaşamının son gününe kadar. Her birimizin doğum gününü sene başından o çok sevdiği takvim yapraklarına not ederdi. Arayıp hem doğum günümüzü kutlar hem de hayırlı bir yaş için duamızı ederdi. Bu yıl birkaç gün farkla alamadım duamı ama biliyorum ki o her an bizi düşünür, bizim için en iyisini dilerdi Allah'tan.

Kaybettiği tüm yakınlarının da vefat tarihleri vardı takvim yapraklarında. O günleri de hatırlar, dualarını eksik etmezdi. Öldüğü gün biricik yavrusunun ölüm yıl dönümüydü. Vasiyetiydi çok önceden; doyamadan kaybettiği kızının, Hatice'sinin mezarına gömülmek istiyordu. Kızının 42.ölüm yıl dönümünde duası yerine kendi gitti hediye olarak. Şimdi aynı mezarda birlikte huzur içinde yatıyorlar.

Karamanlı Hasan Hüseyin Özkan, iyi ki gelmişsin bu dünyaya, iyi ki benim dedem olmuşsun, iyi ki ben senin torunun olmuşum. Bana verdiğin tüm sevgi için, nice eşsiz anımız için, kimsenin söyleyemeyeceği kadar güzel "Özgem" deyişinin her defası için, her şey ama her şey için teşekkür ederim Dedem. Öte tarafta görüşürüz... Seni çok seviyorum, çok...