21 Aralık 2012 Cuma

Tutmayan “Maya”


Şakasına da olsa hala 21 Aralık kıyamet senaryolarının tutmamasıyla dalga geçenler görüyorum hem sosyal medyada hem de bugün bulunduğum birçok ortamda. Onlar “hani işte olan biten bi'şey yok, tutmadı işte, hahahaha” diye gülerlerken ben de anlamaya çalışıyorum hakikaten bir kıyamet mi beklediklerini yoksa sadece gündeme uyum sağlamaya mı çalıştıklarını.

Bugün, yarın veya ondan sonraki herhangi bir gün bir kıyamet olur mu, acayip şeyler olur mu bilemem elbette. Ama inanıyor muyum olabileceğine? Pek sayılmaz. İnandığım şeyse belki bizler şimdiki kimliklerimizle bunu göremeyeceğiz ama 100 yıl, hatta 1000 yıl sonra bugüne bakıldığında bugünler için “İşte 2012 yılında da, yakın çağ bitti aydınlanma (artık her neyi uygun görürlerse) çağı başladı.” diye tarih satırlarına düşeceğimiz. Hani karanlık çağlara bugünün perspektifinden bakıp da “karanlık” dediğimiz gibi. Belki de o dönemdeki pek çok yaşayana sorsanız gayet “aydınlık” bir çağ yaşıyorlardı. Ne de olsa o dönemin şifacılarını içine şeytan kaçmış, cadı, büyücü diyerek yakarken ortalık hem aydınlanıyordu hem de temizleniyordu. İşte onlar ne kadar farkında değillerse yaşadıkları dönemin, bizde de farkında olmayan pek çok insan var. Hala gözle görülür kıyametler bekleyen, her tarafın kararmasını, acayip şeyler olmasını bekleyenler var. Karanlık arıyorsak etraftaki bunca savaşa, şiddete, kavgaya bakmak yeter de artar bile. Üniversitede şiddet, ülkede terör, bir çok Orta Doğu ülkesinde savaş ve huzursuzluk, Afrika'da açlık, dünyanın her yerinde kadınlara uygulanan şiddet, kirlenmemiş, yok edilmemiş yeri neredeyse kalmamış doğa, şehirde veya dağlarda öldürülen çocuklar... Daha ne kadar saymalıyım ki karanlığı görebilmek için? Maya Takvimi tutmadı diyenler bir daha baksınlar dünyanın karanlık yüzüne. Ve hep birlikte görelim karanlık tarafımızı. Hep birlikte FARK edelim artık bu düzene olan katkımızı. Önce fark edelim ki değiştirmek için artık harekete geçelim.

“Ben mi değiştireceğim bu dünyayı? Hem öyle kolay değişir mi bu düzen? Ben çabalasam bile göremem ki!” diyor olabilirsin. Kendinden ve değişime karşı inançlarından başlamak zorundasın dünyayı değiştirmek için. Sen bu dünyanın iyiliğine nasıl katkı sağlayabilirsin bireysel olarak? Elinden ne geliyorsa onu yapmaktır senden beklenen ve dünyanın ihtiyacı olan. Sen göremezsin belki bu kimliğinle, bu rolünle ama yine sen olacaksın burada başka bir senaryoyla. Bulut Atlası filminin bende bıraktığı en derin izlerden biriydi aslında bu. Bugün bu hayatta Özge olarak ne katkı sağlıyorsam bu dünyaya, başka bir zamanda yine ben alacağım mükafatımı başka bir kişi olarak veya çekeceğim zorluğunu. Ve asıl birlik bilincinin aynı anda yaşayan insanlardan çok öte, varoluştan sonsuza tüm insanlar, tüm varlıklar arasında olduğunun farkına vardım. Her birimizin geçmiş ve gelecekteki “biz”lere nasıl da bağlı olduğunu anladım bir kez daha bu filmde. Bu benim inancım, var sen inanma tekrar dünyaya geleceğine, varsın bunlar saçmalık olsun. Senden sonraki nesillere olan sorumluluğun ne olacak? Sen bireysel olarak ne yapabilirsin onlara daha iyi bir dünya bırakmak için? Kullandığın arabandan çamaşır deterjanına, çöpe attığın eski elektronik eşyalarından kullandığın parfümüne, desteklediğin siyasi partiden istemediğin şeyler için söylediğin olumsuz cümlelerine, inançlarından davranışlarına kadar neleri farklı yapabilirsin bu dünyayı daha iyi bir hale getirmek için? Hayır diye karşı çıktıklarının tam tersi için evet diyebilir misin mesela?

Hadi en kolayıyla başla, artık “savaşa hayır” demek yerine “barışa evet” de. Sabahları kendine güzel şeyler söylemekle güne başla. Belki yolda giderken gülümsemeye başlarsın, seni görenler de gülümserler. Otobüs şoförüne günaydın dersin binerken, dolmuştan inerken iyi günler dilersin. Daha kibar olmaya başlarsın belki, hatta trafikte bile! Çevrende sana yardımcı olan pek çok insanı fark etmeye başlarsın zamanla. Ufak şeylerden başla, değiştir kelimelerini. Zamanla davranışların da değişir böylece. Ve bir bakarsın ki dünya değişmiş çünkü senin dünyan değişmiş. Kelebek etkisini hatırla, senin ufacık bir dokunuşunla dünyanın öteki ucunda bir yaşam değişebilir.

Bunca olumsuzluğa, karanlığa rağmen kendi olumlu gerçekliğini yarat, çabala daha iyi bir dünya için. İnsanlık “maya”mız tutmamışken hala tutmayan Maya takvimini boşver. Biten takvim değil, sadece binlerce yıllık bir dönem. Yeni başlayansa insanın “bir”eysel farkındalığını kazanıp “bir”liğe katkısını sağlama dönemi. Yarattığın karanlığın farkına var ve bir şeyler değişsin diye bekleme artık. Yapabileceklerini yapmak için, hem kendi yaşamın hem de hepimiz için artık takvim yok, tek zaman var ŞİMDİ!

Hepimizin senin yardımına ihtiyacı var. Gözlerini kapa ve daha iyi bir dünyayı hayal etmekle işe başla…

ÖZge

20 Aralık 2012 Perşembe

21 Aralık : İşte Geldim Burdayım :)




Kıyametti değildi, geldi geliyor, son 3 gün derken işte geldi beklenen gün. Bugün neler olur bilmiyorum. Ama inandığım bir şey var ki bu evren varoluşundan beri koruduğu en büyük yasasını yine koruyacak ve kimine “kıyamet”ini verecek, kimine “altın çağ”ını. İnsanın düşünceleriyle gerçekliğini yarattığını düşünürsek yepyeni, taptaze, aydınlık mı aydınlık bir çağ geleceğine inanmak daha faydalı gibi görünüyor. Gel gelelim gerçekten, içten, bilinçli-bilinçsiz tüm varlığınla buna inanmak bu kadar kolay mı? Hele de etrafta dolaşan kıyamet senaryolarını kulağına fısıldayan bir egon varken hala.

Sen sonsuz bir varlıkken ne gibi bir korkun olabilir ki? Sevdiklerinle ruh boyutunda da birlikte olduğunu bilsen korkar mıydın yok olmaktan? Daha doğrusu yok olmak diye bir kavramın olmadığının farkına varsan? Kıyamet veya yok olma korkusu ancak egona ait olabilir. Çünkü egon sadece bu dünyada var olabilir. Eğer bu dünya değişirse, barışın her yerde varolduğu, sevginin tek gerçeklik olduğu bir hale dönüşürse egonun kıyameti yaşayacağı kesin. Ve sen ölmeden önce öleceksin belki de bu 21 Aralık’ta. Bu özel zamanı burada deneyimlemeyi seçtin çünkü sen. Farkında olsan da olmasan da içinde bir şeyler ölecek, hayatından birileri gidecek, başka birileri gelecek, belki yaşadığın şehir bile değişecek. Ve sen ölmeden önce ölüp yeni bir “sen”le devam edeceksin tüm insanlıkla birlikte bu aydınlık çağda. Her zaman ve her boyutta olduğu gibi bu da senin özgür seçimine kalmış tamamen.

21 Aralık aynı zamanda yılın en uzun gecesi. Bir anlamda da artık kısalmaya başlayacak gecenin karanlığı ve ışık her geçen gün biraz daha fazla kalacak dünyamızda. Bugüne kadar yüzleştiğin ya da yüzleşmediğin ne kadar karanlığın varsa onların da silinip gitmesine izin ver bugün. Bırak ışık senin karanlık yanlarını da aydınlatsın, gün yüzüne çıkarsın. Yaşasın egon kıyametini sonuna kadar. Ve karanlığınla “bir”leşmiş olarak devam et varlığının yeni çağına.

Ben her yılbaşında yaptığımı yapacağım aslında bir anlamda. Her yılbaşı günü, yeni yılda yapacaklarımın hayalini kurarım, o yıl yapacaklarımı ve yapmayacaklarımı listelerim bazen düşünerek bazen yazarak. Ve bir önceki yılın sorgusunu yaparım. Neler öğrendim, neler deneyimledim ve neler daha farklı olabilirdi aklımdan geçiririm bir bir. İşte bugün, yani 21 Aralık günü de benzer durumda benim için. Yine aynı analizler, sorgular, listeler yapılıyor zihnimde. Bu sefer tek bir farkla, tek bir farkındalıkla yapılıyorlar. Bildiğim bilmediğim, farkında olduğum olmadığım tüm karmalarımın, tüm enkarnasyonlarımın analizi duruyor karşımda. Tüm insanlıkla birlikte yeni çağa girerken ruhumu “hafifletmek” niyetim bu sefer. Özge olarak aldığım bu rolümün hakkını verip veremediğimin özeleştirisini yapmak, sınıfta kaldığım derslerimi anlamaya çalışmak. Bilinçli zihnimle anlayamadığım kısımları için de özür dilemek ve serbest bırakmak. Bende yük olan tüm kırgınlıklarımdan, kızgınlıklarımdan özgürleşmek. Ve de teşekkür etmek bu dönemde bulunduğum için, bu geçişi yaşayabildiğim için.

Sen de teşekkür et varlığına bugün. Yeni çağın doğum günü partisine tesadüfen davet edilmedin. Tüm varlığınla bu zaman dilimini yaşamak istedin sen. Ve şimdi bunun hakkını verme zamanı. Ölmeden önce ölme, yeni bir çağa doğma zamanı. Her ne için bulunuyorsan burada ona doğru adım atma, hatta koşmaya başlama zamanı. Evrenin en büyük yasası hep aklında olsun, sen nasıl düşünürsen gerçekliğin o olacaktır. Sen gül düşün ki hep “bir”likte gülistanlıkta yaşayalım…

Dileğini tut, mumları üfle… Doğum gününe hoş geldin :)

ÖZge

16 Aralık 2012 Pazar

Beklenmedik Yolculuğum!



Merakla beklediğim Hobbit’in ilk filmi gösterime girdi. Tabi ben de ilk gün soluğu sinemada aldım ve çok özlediğim Orta Dünya’nın birbirinden farklı mekanlarında kendimi kaybettim. Filmin 3 boyutlu olması beni de ekibin bir parçası yaptı yapmasına ama olmasa da aynı keyifle izlerdim herhalde. Görselliğiyle, hikayesiyle ve oyunculuğuyla benim için harika bir 3 saat oldu. Kimisi beğenir kimisi beğenmez filmi her zamanki gibi. Ama benim asıl paylaşmak istediğim Bilbo Baggins’in beklenmedik yolculuğundan ziyade, filmin beni kendi içimde çıkardığı o “beklenmedik yolculuk”.

Filmin açılış sahnesinde o çok özlediğim Shire ve kovuklarını görünce “Ah işte,” dedim, “olmak istediğim yer!” Orta Dünya’da olsaydım ne bir elf, ne bir insan, ne de bir cüce olurdum. Yengeç burcu halimle olsam olsam lezzetli yemeklere, eğlencelere ve evlerine düşkün hobbitlerden biri olmak isterdim herhalde. İşte bu düşüncelerle çıktım içimdeki yolculuğuma. Bir hobbit olmak… Yemyeşil harika Shire’da, güvenli kovuğunda yaşayan, çok okuyan, Orta Dünya’yı kitaplardan keşfetmeye çalışan, düzenli, planlı, sakin Bilbo gibi bir hobbit olmak… Sınırlarını koruyan, evine gelen cücelerin bir anda ortalığı kargaşaya vermesinden son derece mutsuz olan Bilbo gibi bir hobbit… İçinde taşıdığı macera ruhunu bastıran Bilbo gibi… Gittikçe değişen tanımımla hobbit olmak isteyen benle ilgili düşüncelerim de derinleşmeye başladı. Bilbo’nun Gandalf’a sorduğu “Geri döneceğime söz verir misin?” sorusuna aldığı yanıt aslında her şeyi açıklıyordu: “Hayır! Ama dönsen bile aynı sen olmayacaksın!” Bilbo bana insanın konfor alanını hatırlattı bir kez daha. Hani her şeyin bildiğin düzende gittiği, beklenmedik hiçbir şeyin olmadığı, sınırlarının içindeki rahat ve konforlu yaşamı. Gerçek özgürlüğün o alanın dışında olduğunu bilmeden yaşadığın konfor alanını. Çünkü bir kez çıktın mı o alandan dışarı, neler olacağını bilmiyorsun, başka bir sen keşfediyorsun dışarıda. Belki de hiç tanışmadığın muhteşem yanlarını fark ediyorsun. Başkalarında görüp kitaplarda okuyup “keşke ben de yapabilseydim…” dediğin şeyleri yaşamaya başlıyorsun bir anda. Tüm olay o ilk adımı atmakta. İşte Bilbo da içindeki “hadi” diyen sesi bastıramayıp atılıyor maceraya sonunda, hem de koştura koştura. Kolay değil tabi yılların verdiği alışkanlıkları bir anda değiştirmek, daha ilk dakikadan kumaş mendilini evde unuttuğunu fark edip ekibi geri döndürmek istiyor. Zamanla zor da olsa uyumlanmaya başlıyor kendinden tamamen farklı cücelerin yaşamına. Yeri geliyor zekasını, yeri geliyor yemek kültürünü kullanarak, yeri geldiğinde de bilmece bilgisini kullanarak atlatıyor başına gelen türlü derdi. O güne kadar biriktirdiği tüm bilgiler belki de ilk defa bu kadar hayati değere sahip oluyor. Tam onun köyüne, hasretini çektiği yuvasına kaçtığını düşünürlerken çıkıyor cücelerin karşısına ve neden bu macerada olduğunu anlatıyor onlara. Yuvanın ne demek olduğunu bu kadar iyi bilen biri olarak, cücelerin de kendi yuvalarına yeniden kavuşmasına yardım edeceğini söylüyor. Kendinden tamamen farklı bulduğu cücelerle ortak bir nokta fark ediyor aslında. Ve öyle bir an geliyor ki belki varlığından bile haberdar olmadığı çok güçlü bir cesaret duygusuyla her şeyi değiştiren bir hamle yapıyor. Kendi de dahil herkesin ön yargılarını yıkıyor ve bambaşka bir Bilbo yaratıyor kendinden.

Beklenmedik yolculukta beklenmedik kahraman oluyor Bilbo. Kendi yuvasına döndüğünü ve sanki dünyanın tüm yükünü taşımış gibi bir olgunluğa erişmiş olduğunu Yüzüklerin Efendisi serisinden biliyoruz zaten. Neler gördüm neler yaşadım tadında anılarını yazmaya karar verip Frodo’nun da bunları bilmesini istiyor. Aslında ta en başında bu yolculuğa çıkarken, sıradan bir “buçukluk” haliyle bile Gandalf’a verdiği cesaretten, onun korkusunu yenmesindeki en büyük etken olduğundan haberi bile yokken kendi yolculuğunun yeğeni Frodo’ya da ilham olmasını istiyor belki de.

“Beklenmedik” şekilde cesur olduğunu keşfeden, bambaşka yanlarını tanıyan Bilbo’nun dönüşüm hikayesi olmuş bir anlamda Hobbit serisinin ilk filmi. Ancak Bilbo’nun kendi sınırlarının ötesine geçmesinden başka mesajlar da vardı elbette. Beni en etkileyen iki mesajdan biri Gandalf’ın Bilbo’ya elf kılıcını verirken söylediği “Gerçek cesaret ne zaman bir can alacağını bilmek değil, ne zaman almayacağını bilmektir.” cümlesi oldu. Bilbo’nun, kılıcının önündeki Gollum’un canını bağışlaması ise Gandalf’ın bahsettiği cesareti gösterdiği sahneydi. Yapabileceğin bir şeyi bilinçli olarak yapmama cesaretini gösterdiğinde cesur olursun ve seçimlerinde de özgür olabilirsin. Sınırlarının, konfor alanının dışındadır özgürlük. Bir kez çıktın mı o alanın dışına artık eski sen değilsindir.

Tüm filmin ortak temasının her türden cesaret olduğunu söyleyebilirim. Bilbo için sınırlarının dışına çıkma cesareti iken, cüceler için yurtlarını ejdarhanın elinden geri alma cesareti, Gandalf içinse kendinden üst bir büyücü olan Saruman’a karşı çıkıp küçük bir gurubun arzusuna destek olma cesaretiydi. Tüm bunları izleyen benim içinse içimdeki, hobbit olup kovuğunda kalmak isteyen beni fark etme cesaretiydi. Fark edip Bilbo gibi cesur bir hobbite dönüştürme cesareti. Ve daha da ötesinde hayallerimi gerçekleştirme yolunda adım atma cesaretiydi.

Fantastik filmleri sevmiyor bile olsan, Orta Dünya’da kaybolurken kendini bulmak, kendine “beklenmedik yolculuk” yapmak istersen, hararetle tavsiye ederim Hobbit serisinin ilk filmi olan Beklenmedik Yolculuk filmini.

ÖZge