16 Aralık 2012 Pazar

Beklenmedik Yolculuğum!



Merakla beklediğim Hobbit’in ilk filmi gösterime girdi. Tabi ben de ilk gün soluğu sinemada aldım ve çok özlediğim Orta Dünya’nın birbirinden farklı mekanlarında kendimi kaybettim. Filmin 3 boyutlu olması beni de ekibin bir parçası yaptı yapmasına ama olmasa da aynı keyifle izlerdim herhalde. Görselliğiyle, hikayesiyle ve oyunculuğuyla benim için harika bir 3 saat oldu. Kimisi beğenir kimisi beğenmez filmi her zamanki gibi. Ama benim asıl paylaşmak istediğim Bilbo Baggins’in beklenmedik yolculuğundan ziyade, filmin beni kendi içimde çıkardığı o “beklenmedik yolculuk”.

Filmin açılış sahnesinde o çok özlediğim Shire ve kovuklarını görünce “Ah işte,” dedim, “olmak istediğim yer!” Orta Dünya’da olsaydım ne bir elf, ne bir insan, ne de bir cüce olurdum. Yengeç burcu halimle olsam olsam lezzetli yemeklere, eğlencelere ve evlerine düşkün hobbitlerden biri olmak isterdim herhalde. İşte bu düşüncelerle çıktım içimdeki yolculuğuma. Bir hobbit olmak… Yemyeşil harika Shire’da, güvenli kovuğunda yaşayan, çok okuyan, Orta Dünya’yı kitaplardan keşfetmeye çalışan, düzenli, planlı, sakin Bilbo gibi bir hobbit olmak… Sınırlarını koruyan, evine gelen cücelerin bir anda ortalığı kargaşaya vermesinden son derece mutsuz olan Bilbo gibi bir hobbit… İçinde taşıdığı macera ruhunu bastıran Bilbo gibi… Gittikçe değişen tanımımla hobbit olmak isteyen benle ilgili düşüncelerim de derinleşmeye başladı. Bilbo’nun Gandalf’a sorduğu “Geri döneceğime söz verir misin?” sorusuna aldığı yanıt aslında her şeyi açıklıyordu: “Hayır! Ama dönsen bile aynı sen olmayacaksın!” Bilbo bana insanın konfor alanını hatırlattı bir kez daha. Hani her şeyin bildiğin düzende gittiği, beklenmedik hiçbir şeyin olmadığı, sınırlarının içindeki rahat ve konforlu yaşamı. Gerçek özgürlüğün o alanın dışında olduğunu bilmeden yaşadığın konfor alanını. Çünkü bir kez çıktın mı o alandan dışarı, neler olacağını bilmiyorsun, başka bir sen keşfediyorsun dışarıda. Belki de hiç tanışmadığın muhteşem yanlarını fark ediyorsun. Başkalarında görüp kitaplarda okuyup “keşke ben de yapabilseydim…” dediğin şeyleri yaşamaya başlıyorsun bir anda. Tüm olay o ilk adımı atmakta. İşte Bilbo da içindeki “hadi” diyen sesi bastıramayıp atılıyor maceraya sonunda, hem de koştura koştura. Kolay değil tabi yılların verdiği alışkanlıkları bir anda değiştirmek, daha ilk dakikadan kumaş mendilini evde unuttuğunu fark edip ekibi geri döndürmek istiyor. Zamanla zor da olsa uyumlanmaya başlıyor kendinden tamamen farklı cücelerin yaşamına. Yeri geliyor zekasını, yeri geliyor yemek kültürünü kullanarak, yeri geldiğinde de bilmece bilgisini kullanarak atlatıyor başına gelen türlü derdi. O güne kadar biriktirdiği tüm bilgiler belki de ilk defa bu kadar hayati değere sahip oluyor. Tam onun köyüne, hasretini çektiği yuvasına kaçtığını düşünürlerken çıkıyor cücelerin karşısına ve neden bu macerada olduğunu anlatıyor onlara. Yuvanın ne demek olduğunu bu kadar iyi bilen biri olarak, cücelerin de kendi yuvalarına yeniden kavuşmasına yardım edeceğini söylüyor. Kendinden tamamen farklı bulduğu cücelerle ortak bir nokta fark ediyor aslında. Ve öyle bir an geliyor ki belki varlığından bile haberdar olmadığı çok güçlü bir cesaret duygusuyla her şeyi değiştiren bir hamle yapıyor. Kendi de dahil herkesin ön yargılarını yıkıyor ve bambaşka bir Bilbo yaratıyor kendinden.

Beklenmedik yolculukta beklenmedik kahraman oluyor Bilbo. Kendi yuvasına döndüğünü ve sanki dünyanın tüm yükünü taşımış gibi bir olgunluğa erişmiş olduğunu Yüzüklerin Efendisi serisinden biliyoruz zaten. Neler gördüm neler yaşadım tadında anılarını yazmaya karar verip Frodo’nun da bunları bilmesini istiyor. Aslında ta en başında bu yolculuğa çıkarken, sıradan bir “buçukluk” haliyle bile Gandalf’a verdiği cesaretten, onun korkusunu yenmesindeki en büyük etken olduğundan haberi bile yokken kendi yolculuğunun yeğeni Frodo’ya da ilham olmasını istiyor belki de.

“Beklenmedik” şekilde cesur olduğunu keşfeden, bambaşka yanlarını tanıyan Bilbo’nun dönüşüm hikayesi olmuş bir anlamda Hobbit serisinin ilk filmi. Ancak Bilbo’nun kendi sınırlarının ötesine geçmesinden başka mesajlar da vardı elbette. Beni en etkileyen iki mesajdan biri Gandalf’ın Bilbo’ya elf kılıcını verirken söylediği “Gerçek cesaret ne zaman bir can alacağını bilmek değil, ne zaman almayacağını bilmektir.” cümlesi oldu. Bilbo’nun, kılıcının önündeki Gollum’un canını bağışlaması ise Gandalf’ın bahsettiği cesareti gösterdiği sahneydi. Yapabileceğin bir şeyi bilinçli olarak yapmama cesaretini gösterdiğinde cesur olursun ve seçimlerinde de özgür olabilirsin. Sınırlarının, konfor alanının dışındadır özgürlük. Bir kez çıktın mı o alanın dışına artık eski sen değilsindir.

Tüm filmin ortak temasının her türden cesaret olduğunu söyleyebilirim. Bilbo için sınırlarının dışına çıkma cesareti iken, cüceler için yurtlarını ejdarhanın elinden geri alma cesareti, Gandalf içinse kendinden üst bir büyücü olan Saruman’a karşı çıkıp küçük bir gurubun arzusuna destek olma cesaretiydi. Tüm bunları izleyen benim içinse içimdeki, hobbit olup kovuğunda kalmak isteyen beni fark etme cesaretiydi. Fark edip Bilbo gibi cesur bir hobbite dönüştürme cesareti. Ve daha da ötesinde hayallerimi gerçekleştirme yolunda adım atma cesaretiydi.

Fantastik filmleri sevmiyor bile olsan, Orta Dünya’da kaybolurken kendini bulmak, kendine “beklenmedik yolculuk” yapmak istersen, hararetle tavsiye ederim Hobbit serisinin ilk filmi olan Beklenmedik Yolculuk filmini.

ÖZge

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder