7 Kasım 2013 Perşembe

Yansıma

(English is below)

Dışarı çıkmak için hazırlanıyorsun. Giydin kıyafetlerini, saçını düzelttin, sonra geçtin aynanın karşısına. Aynadaki yansımana bakıyorsun şöyle bir, kıyafeti gözüne uyumsuz geliyor. Belki rengi, belki modeli, belki tarzı. Bir şeyler gözüne batıyor. İyice bakıyorsun, inceliyorsun ve diyelim ki renklerin uyumsuz olduğuna karar veriyorsun. Sonra da tutup aynadakine diyorsun ki "Şu giydiğine bak, ne kel alaka renkler öyle, bence değiştir hiç olmamış! Ben seninle bu şekilde dışarı çıkamam. Ya değişirsin, ya da benimle gelemezsin." O da durumu onaylıyor ve sen ayna karşısında beklerken gidip değişiyor, tam istediğin gibi uyumlu renkler giyip geliyor. Sen de diyorsun ki "Hah şimdi oldu, artık seninle dışarı çıkabiliriz." Ama bu sefer aynadaki yansıma konuşmaya başlıyor: "Kusura bakma ama bu sefer de ben seninle çıkamam, şu halimize bak! Biz artık hiç uyumlu değiliz seninle. Ben değiştim ama sen aynı kaldın. Artık bir arada olamayız, sen burda sıradaki yansımanı da eleştirip değiştirmeye çalışaDUR!" Ve öylece yok olur aynadan. Sen orda şaşkın şaşkın bakarken, belki bi' ton laf ederken birden başka bir yansıma belirir aynada. Bir bakarsın ki aynı uyumsuz renkler üzerinde. Hatta bu sefer saçı da bozuk! Hadi sırada o var, onu da düzelt, hatta at elini aynanın içine ellerinle düzelt gördüğün bozuklukları. Ta ki...

Bu sana ne kadar anlamlı, ne kadar anlamsız, ne kadar tanıdık veya saçma geldi, var gerisini de sen düşün. Ve aynadaki değil yaşamdaki yansımalarına bak bakalım neler göreceksin. Neleri değiştirmek isteyeceksin onlarda. Her değiştirmek istediğin şeyde yukardaki aynaya baktığını düşün. Gerçekte aynadaki yansıman değişmez de, seni bırakıp gitmez de. Ama hayattaki yansımaların değişebilir. Değişebilir de sen değişmediğin sürece sıradaki yansıman da seni göstermeyecek mi sanıyorsun? Hayattaki yansımaların değişip duracaklar. Ta ki...

Ta ki sen onlarla uğraşmayı bırakıp kendi üstünü başını, saçını ve beğenmediğin ne varsa aynada gördüğün hepsini kendinde düzeltene kadar. Aynada istediğin Sen'i görene kadar değiştir kendini. Ne zaman ki memnun kalırsın yansımandan, ne zamanki rahatsız etmez seni ufak tefek uyumsuzluklar, ve hatta onlara gülmeyi, onları kabul etmeyi başarırsın işte o zaman aynalarla barışırsın. 

Aynanın derinlerinden selamlar...
ÖZge


*****

Reflection

You are getting prepared for going out. You have worn your clothes, made your hair and then got in front of the mirror. You are having a look at your reflection in the mirror; clothes of your reflection seem mismatched to you. Maybe their color, maybe type, or maybe style. Something is annoying you. You are having a look at it, checking over it and you are deciding that, let’s say, the colors are not matching. Then you are saying to your reflection in the mirror: “Look at what you are wearing, what an irrelevant color is that. I think you had better change it! I cannot go out with you with these clothes on you. You either change your clothes or cannot come with me.” Your reflection confirms the situation and goes and changes while you are waiting in front of the mirror. It comes back with nice matching colors as you requested. You say that: “ Well, everything is fine, we can go out together now.” However, this time your reflection starts speaking: "Please do not offense but I cannot go out with you this time, look at us! We are not harmonized any more. I did changed but you remained the same. We cannot be together any more. You STAY here, keep criticizing and trying to change your next reflection also." And it disappears from the mirror. While you were staring at the mirror as confused, maybe grumbling, another reflection appears in the mirror. When you have a look at it, you see that the same irrelevant clothes are on. Moreover, its hair looks bad, also! Go on, it is the next, change it, correct it. Even, put your hands in the mirror and correct each wrong thing with your hands. Until…

This is how much rational, how much irrational, how much familiar or nonsense to you, let yourself think about it. And look at your reflections in life, not in the mirror, look what you are going to see, what you are going to want to change in them. For every point you would like to change in them, just think that you are looking in the above mirror. In reality, your reflection neither changes nor leaves you. But your reflections in life may change. They may change but do you think that your next reflection wouldn't show you yourself again, unless you change? Your reflections in life will change over and over. Until...

Until you stop struggling with them and start changing your own clothes, own hair and everything you see and do not like in the mirror. And keep changing yourself until you see the one you want to see in the mirror. Once you like your reflection, once tiny mismatches does not bother you at all, and once you succeed in even laughing and accepting them, then you can make peace with the mirrors.

Greetings from the depths of the mirror…
OZge

6 Kasım 2013 Çarşamba

Sorusuz Cevaplar

(English is below)



Jim Carrey’nin bir sözü var, pek çok kez karşıma çıkmıştır ve her seferinde de çok hoşuma gitmiştir:
“Umarım bir gün herkes zengin ve ünlü olur ve hayalini kurduğu her şeye kavuşur; böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar.” Her okuyuşumdan farklı olarak bu sefer başka bir yere dokundu bende. Para, ev, araba, seyahat gibi maddi isteklere ulaşmanın ötesinde, daha farklı yer buldu bu söz içimde.

İnsan devamlı isteyen bir varlık. İstediğine kavuşunca bile isteyen bir varlık. O yüzden işte o çok istediği arabayı alıp da bir süre gezdikten sonra eksiklerini görmeye başlaması, gözü başka arabalara kaymaya başlaması, hatta başka bir arabanın hayalini kurmaya başlaması. Bu cümlede araba yerine ev koy, para koy, iş koy, seyahat, kıyafet, mal mülk, hatta sevgili koy. Hepsi de uyar, hepsinin de geçerli olduğu kişiler ve durumlar vardır. Jim Carrey’nin de dediği gibi aranılan cevabın bu olmadığını insan er ya da geç anlar da herkes kendine göre bir cevap bulur aslında. Bazen de bulamaz, farklı isteklerde arar cevabı. Araba oldu, şimdi bi’ de ev olsun, bi’ evlensem, aslında bi’ de çocuğum olsa, şu işi bi’ değiştirsem, şu tatile bi’ gidip geleyim… böyle sürer gider bu liste. Cevabı bulabilmek için önce soruyu sormak gerektiğinden, eğer bir sorun yoksa bulduğun cevabı da anlayamazsın. Bütün hayatını ordan oraya savrularak geçirirsin. En kötüsü de içten savrulmaktır, farkında bile olmadan. Ne zaman ki soruyu sorarsın o zaman gelmeye başlar cevaplar, ya da sen görmeye başlarsın. Herkesin kişiseldir soru cümlesi ama konu ortaktır.

Benim sorum “Bu yaşamdaki rolüm ne?” oldu. Oynadığım karakteri tanımadan nasıl role tam anlamıyla girebilirdim ki? ÖZge ne ister, ne bekler bu yaşamdan? Nasıl bir karakter, nelerden hoşlanır, nelerden hoşlanmaz? Hayalleri neler? Ve en önemlisi o hayaller gerçekten ona mı ait? Soruları sordum sormasına ama neden sonra… Önce yaşadım, bazen ordan oraya, bazen de bodoslama. Yine bir savrulma evresini tamamladığım sırada Jim Carrey’nin bu sözü çıktı bir kez daha karşıma. Hayalini kurduğum, çok istediğim bir şeye kavuşup da sonrasında asıl istediğimin bu olmadığını anladığım sırada çıkmıştı karşıma. Bir yazıyı, bir sözü, bir kitabı okumak başka, anlamak başka ama algılamak hepsinin ötesinde bambaşka şey. Ancak bir yaşanmışlıkla birleşince algılıyor insan ve anlamlandırıyor içinde. Asıl istediğim şeye kavuşmuştum, önce gayet de iyi gitmişti. Mutluydum, öyle olduğumu sanmıyorum, gerçekten de mutluydum. Şimdi dönüp bakınca bile bunu hissedebiliyorum. Peki sonra ne oldu? Sınava girip boş kağıda cevap yazmaktı yaptığım. Mutlu mutlu yazıyordum bildiğim, bulduğum cevabı. Ufacık bir problem vardı, kağıtta soru yazmıyordu. Çünkü bu sınavda önce kendi sorunu yazmak, sonra cevabı vermek gerekiyordu. Cevabı yazıp yazıp sayfanın sonuna gelmiştim. İşte “peki sonra ne oldu?” kısmı orda başladı, sonra soruyu buldum. Ama baktım ki cevapla uyumsuz. E bu durumda ben bu sınavdan kalırım diyerek, yeni bir kağıda geçtim. Bu sefer soruyu en başa yazdım, başladım cevaplamaya. Yalnız bu kağıt bir önce yazdıklarımın izlerini taşıyordu. İyi ki de taşıyordu, bir anlamda bana yol gösteriyordu bu izler, gitmeyeceğim yolu gösteriyordu. Ben de şimdi Jim Carrey’nin dileğini paylaşıyorum. Umarım sen de o çok istediğin şeylere kavuşursun. Belki senin sorularının doğru cevaplarıdır isteklerin, ben bilemem elbette bunu. Ama değilse umarım sen de anlarsın gerçekten istediğini, gerçekten ihtiyacın olanı.

Benim hayalim sandığım şeye kavuşmam asıl isteğimin o olmadığını anlamamı sağlamıştı. Dahası ne istediğimi keşfetmem için bana bir yol açmıştı. Şimdi o yolda yürümeyi tercih ediyorum. Ve her şeyi tek bir hayalin, tek bir isteğin altında topluyorum. Oynadığı karakteri bilen, tanıyan ve rolünün hakkını vererek oynayan ÖZge. Gerisi hikaye zaten ;)

Hikayenin başrol oyuncusuna sevgilerimle…
ÖZge

*****


Answers Without Questions

“I wish everyone could get rich and famous and everything they ever dreamed of; so they can see that's not the answer.” This quote belongs to Jim Carrey and I come across to this quote many times, with feeling pleased each time. Different from others, when I read this sentence this time, it touched somewhere else inside me. It has meant much further than materialistic demands such as having money, house, car, travel, etc.

Human being is a continuously willing creature. It is such a creature that keeps willing even though it has reached what it willed. This is the main reason why a person starts to see deficiencies of his new car, which he/she longed for, just after buying, starts to look at other cars; moreover starts to dream of another car. You can change the word car with a house, money, job, travel, clothes, property and even a lover in this sentence. Each suits; each is valid for someone and has a valid situation. As Jim Carrey said, one eventually understands that it is not the answer searched for, but finds an individual answer. Sometimes, cannot find, keeps searching in different demands. The car is okay, now the house, and I need to marry, need a child actually, right after change my job, when I return that holiday, etc… The list goes on such. Since you need a question to find an answer, you cannot understand the answer you find unless you have a question. You spent all of your life by swaying from side to side. The worst is to live this sway inside, without even recognize. Once you ask the question, there comes the answers or you start to see the answers. Each question is individual but has a common topic.

My question was “what is my role in this life?” How could I act my role successfully without knowing her character? What does Ozge want, what she expects from this life? How is her character, what does she like, what not like? What are her dreams? And the most important is, do these dreams really belong to her? I have asked the questions but long afterwards… First I lived, sometimes swayed from side to side, and sometimes went off half-cocked. When I have just completed another sway period, I have come across to Jim Carrey’s quote once again. It was the time when I have just understood that it is not what I want that I dreamed of, longed for, after I reached it. To read writing, a quote, a book is something, to understand this is something but to perceive is another thing beyond all these. One understands and gives a meaning inside only together with a true-life experience. I have achieved what I wanted and it went well in the beginning. I was happy, I did not assume as it is, I was really happy. I can feel it even now when I look back those memories. What happened then? It was writing answer on an empty paper in an exam. I was very happily writing my answers that I know, that I found. There was a tiny problem that there was no question in the paper. Because in this exam you have to write your own questions first and then your answers. I have written all of my answers and got to the end of paper. “What happened than?” part starts right after; than I found the question. However, it was totally irrelevant with the answer. In these circumstances, I would fail this exam, so took a new paper. This time I have written the question right on the top of the paper and I started to answer. This paper, however, was carrying the traces of the previous one. Fortunately it carries these traces; they were showing me the way, the way that I will not follow. Now I am sharing the same wish with Jim Carrey. I wish you reached all of your demands. Maybe yours are the right answers to your questions; sure I cannot know this. But if not, I wish you understood what you really want, what you really need.

Reaching the thing that I thought that it was my dream, made me understand it is not what I really want. Furthermore, it showed me the way to understand what I really want. Now, I prefer to walk in this way. And I am gathering everything under a single dream, a single will: Ozge, who knows well the character that she plays and who plays the best she can. The rest is the story ;)

With all my love to the leading player of the story…

Ozge

30 Haziran 2013 Pazar

Dedem Hasan Hüseyin Özkan'a... (07.01.1926-28.06.2013)


Bilinçli olarak yaşadığım ilk kayıp oldu canım dedem. Ailemizin kalan tek büyüğü, bizim en kıymetlimizdi. Onunla geçirdiğim her anın kıymetini bilir, her görüşüm son defaymış gibi sarılır, sakallarını okşar, yanaklarını öperdim. Sonra da alnımı uzatırdım çünkü "dedeler alından öper"di...

O sadece benim değil tüm mahallenin dedesiydi aslında. Cebinden şekeri eksik olmayan her gördüğü çocukla iki çift laf eden dedeydi. Sadece kendi apartmanının değil yandaki, karşıdaki apartmanın çocukları bile karnelerini aldı mı onda alırlardı soluklarını. Küçük büyük ayırt etmez selamsız geçmezdi kimseleri. Geçene de kendisi kızardı, bir kafanı kaldır bak etrafına diye. Yaşadığı son gününde bile çıkabildiği tek dışarı yer olan balkonundan selam verdi geçenlere, seslendi görmeyenlere. Herkesle edecek iki çift lafı vardı. 10 dakikalık mesafedeki camiye gidebildiği eski günlerde dönüşü bir saati bulurdu işte bu yüzden. Yedi cihanla barışık derler ya, öyleydi. Onu aramayanı bile arardı defalarca hiç gocunmadan."Ben 3 kere aradım o beni aramadı" diyen yeğenine "ne olur sanki bi daha ara, bin kere arasan ne olur ki" dermiş. Markette, restoranda, sokakta ya da bizim arkadaşlarımızdan olsun fark etmez, genç bir kız gördüğünde önce ellerini uzattırır parmaklarına bakar, yüzük varsa "Allah tamamına erdirsin" diye, yoksa "Allah ak yazı yazsın" diye dua ederdi. Yemeği, özellikle tatlıyı çok severdi. Yemeğinin yarısını bıraksa da doydum diye, "ne tatlı yiyeceğiz" diye sorardı mutlaka. O minicik midesinde tatlının yeri en baştan ayrılırdı. Bir keresinde Ankara'dan dönmeden önce uğradığımda mantar çorbası yapmıştım da ertesi gün sadece eline sağlık demek için aramış, "o ne kadar nefis bir çorba öyle, içmeye doyamadım" demişti.

Hep iyi yanlar hatırlanır ya, hiç mi kötü yanı yoktu dedemin, elbette vardı. Kimselere güvenmez, illa kendi kontrol ederdi her şeyi. Kandırmak pek mümkün değildi. Merhabası, iki çift laf ettiği herkesi arayıp konuşmak istemeye başlamıştı son zamanlarda. Kardeşimin kayinpederi Uğur Amca'yı da pek sevmişti, kardeşimden telefonunu kaydetmesini istemiş. Birazcık da annemin etkisiyle kardeşim kaydeder gibi yapmış da etmemiş, geri vermiş telefonu. Bir bakmış ki kayıt yok. Kardeşime kızmış, "Siz beni mi kandırıyorsunuz? Sizin elinizde telefon, herkesi arayıp konuşuyorsunuz, benim neyim eksik, ben de konuşucam" demiş. Bir de üstüne bizimkiler gibi akıllı telefon istemiş. Ömrü biraz daha yetseydi Viber'dan görüntülü de konuşurduk herhalde. Bir de her hastaneye yatışında hemşireleri birazcık bezdiriyordu. Aslında onlara bile güvenmiyordu doğru ilacı veriyorlar mı diye. Yine de her şeyi sormak için devamlı çağırırdı hemşireleri. Ispanak ve yoğurt ayrı gelince yemekte, birlikte nasıl yiyeceğini sormuştu. Yoğurdu mu ıspanağa dökmeli, ıspanağı mı yoğurda katmalı sorusu bizim için komik, hemşireler içinse bayağı bezdirici bir anı olarak yerini aldı hafızalarda. Bir keresinde de kardeşimle gece dışarı eğlenmeye çıkarken bize alkol almama sözü verdirdiği için ikimiz de vişne sodaya talim olmuştuk bütün gece. Tabi ondan sonra görünmeden kaçmayı başardık hep.

Yazmayı sevmem ondan geliyor diye düşünmüşümdür hep zira dedeciğim de notlar alıp anıları ölümsüzleştirmeyi pek severdi. Ortaokuldaydım, Aşık Veysel'in Dostlar Beni Hatırlasın kitabını almıştım evdeki kitaplıktan. Arka kapağını açtığımda son sayfada benim doğum bilgilerimi içeren bir yazı... Dedemin el yazısı altında doğumundan 16 gün sonrasının tarihi. Onun ben 16 günlükken yazdığı yazıyı, 13 yaşıma geldiğimde ancak bulabilmiştim. Ne annemlerin ne kimselerin haberi vardı bu yazıdan o güne kadar.


Çok sevdiği bir yeğeni vardı Karaman'dan. Hafız olmuştu, hatta Kur'an okumada birinciliği vardı. Dedem onu pek severdi, gururla söz ederdi hep. Ne tesadüf ki cenazenin kalkacağı gün Ankara'da işi varmış, duyunca koşmuş gelmiş mezarlığa. Mezarının başında güzel sesiyle duasını okudu, arada sesi titredi. Vedalaşırken anlattı sesinin titremesinin nedenini. Dedemi ziyarete geldiği son sefer dedem ona bir kaset vermiş, "dinle bakalım tanıyabilecek misin" demiş. Bakmış küçük bir çocuk Kur'an okuyor. Meğer dedem o 6 yaşındayken sesini kasede kaydetmiş de saklamış yıllarca. O zamandan dermiş "bu çocuğun sesi pek güzel, çok güzel Kur'an okuyor diye." Son ziyaretinde de  ona vermiş kasedi hatıra olsun diye. "Nasıl duygulanmayayım ben, eniştemin yeri bende bambaşkadır" diyerek anlattı hikayeyi bize. Kim bilir kimlerde daha ne anıları vardır bilmediğimiz...

Birlikte paylaştığımız anılarımızdan başka defalarca defalarca bıkmadan dinlediğim onun yaşamından anıları var bir de. Karaman'ın Kılbasan köyünde dünyaya gözlerini açarak başladığı yaşamı, acı tatlı bir çok anıya sahne olmuş. Ilkokuldan sonra tahsil hayatına çobanlık arası verince ortaokula dönüşü biraz geç olmuş. 18 yaşında kazık kadar bir delikanlı olarak başladığı orta 1.sınıfta, hocaları onu okumaya niyeti olmayan hayta öğrenci sanınca çok içerleyerek o meşhur sözünü geçirmiş aklından: "Bir baba evladından, bir hoca talebesinden özür dilemez ama ben öyle başarılı olacağım ki özür dilemiş kadar olacaksın hocam." Nitekim öyle de olmuş, hocasının özel takdirini alarak 21 yaşında mezun olmuş ortaokuldan. Daha okumak lazım deyip Ticaret Lisesi'ne devam etmiş, 24 yaşında da liseyi bitirmiş. Çok zorluklar çektiği için bir yandan okur bir yandan da fabrikada çalışırmış. Yaza denk gelen bir ramazan ayında hem çalışır hem oruç tutarken fabrikadan yorgun argın yurt odasına gelmiş de iftara daha var deyip biraz uzanmış. Uyandığında ne iftar kalmış ne de sahur. Aynı oruçla devam etmiş ertesi güne. Çoğu zaman da zeytin ekmekle açarmış orucunu. O zor günlerin ardından Iş Bankası'na girmiş. Çeşitli yerlerde görev yaptıktan sonra Ankara'ya dönüp 2.Müdür olarak emekli olmuş. Son 40 yılını Ankara'da geçirmiş olsa da, Karamanını da Karamanlı olmayı da çok severdi. Ola ki göçmen biriyle karşılaştı mı hemen sorardı aslen nerelisiniz diye. İllaki bulurdu Karaman'la bağlantısını, "büyüklerine sor bak mutlaka Karamanlısınızdır" derdi. Kılbasan'dan Ankara'ya, çobanlıktan bankacılığa uzanan başarı, azim ve şükür örneği oldu  dedeciğimin 87 yıllık uzun yaşamı benim için.

18 yaşındaki gencecik kızını kaybetmiş, oğlu yurt dışına gidince bir de hasretlik eklenmiş yaşamına. Ardından hayat arkadaşı, anneannem ona veda etmiş. Yine de güçlü durmuş ayakta. Hem de tüm sevgisini bizlere vererek. Diğer iki torunu uzakta da olsa hiç ayırmadı bizlerden, aynı büyük sevgiyle sevdi onları da. Özgem, Saygınım, Nedimem, Memedim, Muratım, Selinim olduk biz onun için hep. Onunduk, ona ait, ondan bir parçaydık hep. Biz mutlu olursak, yer içersek o daha da mutlu olurdu. Maddi manevi her zaman yanımızda oldu ve bunu her an hissettirdi bizlere. Tek biz değil bir sürü torunu vardı onun. Son yirmi yılına eşlik eden eşinin torunları da, yardım ettiği nice öğrenci de onundu. Herkese yetecek sevgisi vardı.

"Saygınımın da mürüvetini göreyim" diye ederdi duasını. Nitekim öyle de oldu. Gelinini de gördü, "Şeydam" olarak katıldı o da onun yüreğine. Defalarca prova ettiği kıyafetini giyindi, dermansız ama istekli adımlarla geldi torununun düğününe. Dedim ya tatlıyı çok severdi diye, pastasını yiyene kadar da kaldı. Görmediği nice insanı gördü, her biriyle sohbet etti.



Ince adamdı yaşamının son gününe kadar. Her birimizin doğum gününü sene başından o çok sevdiği takvim yapraklarına not ederdi. Arayıp hem doğum günümüzü kutlar hem de hayırlı bir yaş için duamızı ederdi. Bu yıl birkaç gün farkla alamadım duamı ama biliyorum ki o her an bizi düşünür, bizim için en iyisini dilerdi Allah'tan.

Kaybettiği tüm yakınlarının da vefat tarihleri vardı takvim yapraklarında. O günleri de hatırlar, dualarını eksik etmezdi. Öldüğü gün biricik yavrusunun ölüm yıl dönümüydü. Vasiyetiydi çok önceden; doyamadan kaybettiği kızının, Hatice'sinin mezarına gömülmek istiyordu. Kızının 42.ölüm yıl dönümünde duası yerine kendi gitti hediye olarak. Şimdi aynı mezarda birlikte huzur içinde yatıyorlar.

Karamanlı Hasan Hüseyin Özkan, iyi ki gelmişsin bu dünyaya, iyi ki benim dedem olmuşsun, iyi ki ben senin torunun olmuşum. Bana verdiğin tüm sevgi için, nice eşsiz anımız için, kimsenin söyleyemeyeceği kadar güzel "Özgem" deyişinin her defası için, her şey ama her şey için teşekkür ederim Dedem. Öte tarafta görüşürüz... Seni çok seviyorum, çok...


11 Mart 2013 Pazartesi

Peki "Şimdi" Ne Olacak?



"Hatırla! Tüm olasılıklar Şimdi'nin içinde bulunur."

Bu cümleyi Tanrılar Okulu kitabında okuduğumda o her yerde okuduğum, gördüğüm, duyduğum ve belki de bu yüzden ezbere bilip de gerçek anlamını kavrayamadığım tek gerçekliğin bu an olduğu kavramı geldi aklıma. Geçmiş ya da gelecek yoktur, tek an şimdidir. Ya da sevdiğim şekliyle "Hayat bir gün, o da bugün." Kimbilir daha kaç çeşitte karşıma, karşına çıkmıştır bu cümle. Ama ilk kez farklı bir kavrayış yaşadım Tanrılar Okulu kitabından sonra. Ya da en azından şu an ihtiyacım olan anlamı buydu diyeyim.

Yaşamda her an bir tercih yapıyorsun. Çikolata ikram ediliyor ve sen zihninin geçmiş tecrübeler klasöründen çikolata sevip sevmeme durumunu sorguluyorsun anında, farkında bile olmadan. Ve sonuca göre bir çikolata alıyorsun ya da almıyorsun. Bazen bu kadar basit seçimlerde bazense daha karmaşık seçimlerinde çalışıyor zihnindeki yazılım. Tabi basit ve karmaşık sana göre değerlendirmeler, o aynı şekilde işliyor. Hiç şaşmadan, hiç vakit kaybetmeden. Yani geçmiş kayıtlarından sorgulamasını yapıp sonucuna göre gelecek seçimini oluşturuyor. İşte bu tam da o anda oluyor. Ne önce, ne sonra, tam o anda! Şimdi'de!

Peki o zaman geçmiş ve gelecek var mı? Geçmiş sadece senin zihninde kalan kayıtlarsa nasıl emin olabilirsin ki var olduğundan? Aslında geçmiş dediğin senin yaşadıklarından sonra bilerek veya bilmeyerek verdiğin kararlarından başka bir şey değilken ve o kararların geleceğini yaratırken yaşamının kontrolünün elinde olduğunu düşünebilir misin? Evet, biliyorum senin yaşamın sadece senin elinde, kim karışabilir ki sana! Sana karışan, sana çelme takan senken, başka kimseye gerek var mı ki zaten? Geçmişi değiştiremezsin belki ama ondan özgürleşebilirsin. Yaşadığın deneyimlerine verdiğin anlamlar değiştiğinde, hatta yok olduğunda geleceğinin artık tamamen sana ait olacağını görebiliyor musun?


"Hatırla! Tüm olasılıklar Şimdi'nin içinde bulunur." Tüm olasıklar... İlk defa bu haliyle algılamanın verdiği şaşkınlıkla yazmak geldi içimden hemen. Bunca zaman gözümün önünde duran basit ama derin bir cümle. Ve bu cümleyi kavramaktan öte uygulamaya geçebilmek için yaşamı tamamen bir gözlemci olarak yaşamak gerekliliği. Ben olmaktan çıkıp, Özge'yi ve onu yönlendiren seçimlerini izleyen konumuna geçtiğimde görüyorum alıştığı seçimlerini. Ve nasıl da aynı döngüleri yaratıp durduğunu. Nihayet fark edip de değiştirme cesaretini gösterişini. Bir kez yaptığında nasıl da yazılımın değiştiğini algılayışını. Ve ilk defa gerçekten tüm olasılıkları Şimdi'de buluşunu.

Peki Şimdi ne olacak? İşte Şimdi her şey olacak :)

ÖZge

15 Şubat 2013 Cuma

Sen Neysen Öyle...

(English is below)


Profesyonel iş hayatına dönmek istediğimi her dile getirişimde söylediğim bir cümle vardı: "Yaşam nihayetinde bir oyun ve ben de yeni bir oyun alanı istiyorum." Asıl isteğim bende değişen, değişmeyen, yenilenen, aynı kalan ne varsa görmek için yeni bir sahneydi. Ve tam istediğim gibi bir işe başladıktan bir ay sonra ancak fark ettim şirketimizin markalarından birinin tüm etiketlerinde yazan sloganını: "Life is my playground!" yani "Yaşam benim oyun alanım!"

Tesadüf diye bir şeyin olmadığını öğreneli çok olmuştu da yine de şaşırmaktan alamıyordum kendimi doğrusu. Kendime devamlı hatırlattığım çekim yasası hep kulaklarımda yankılanıyordu, "sen neysen etrafında da öyledir, kendini görmek istiyorsan etrafına bak." Ağzımdan gayri ihtiyari ve safça çıkanlardan, en derinden dile getirip her gün hayalini kurduklarıma kadar teker teker olmaya başlamıştı isteklerim. Sloganla gelen mesaj ise fark etmesi keyifli bir kanıt oldu benim için. Tam da istediğim gibi harika bir oyun alanında olduğumun kanıtıydı. İçinde her çeşit insanın olduğu rengarenk bir alana sahiptim artık. "Erken mi acaba bunları söylemek için, ya ilerde farklı olursa her şey?" diye sorarken zihnim, her zamanki sakinlikle geliyordu yanıt içerden, "nasıl olması gerekiyorsa öyle olacak, sen neysen öyle..." Bu düşünce rahatlık veriyor içime, huzur bu olsa gerek diye düşünüyorum. Yaşamımdaki her şeyin sorumluluğunu üstlenmek, onları olduğu gibi kabul etmekle birlikte değiştirme gücümün olduğunu fark etmek ve dahası değiştirebilmek... Kendimi tam manasıyla olduğum halimle, her şeyimle kabul etmeyi şimdi gerçekten deneyimliyordum. Ve huzurumun asıl kaynağı da buydu.

İçindekiler sadece yaşamına değil, senin görünümüne de yansıyor aslında ve bu açıkça görülebiliyor. Ben içimde mutluluğu ve huzuru deneyimlerken çevremdeki kişilerden devamlı bununla ilgili yorumlar almaya başladım. Bir iş arkadaşım ısrarla bugün farklı bir şeyim olduğunu iddia etti durdu, halbuki kıyaslarsam önceki günlerden farkım yoktu. Ama arkadaşım bende farklı olanın ne olduğunu bulmak için durup durup bakıyor ve "yok valla bir şey var sende, makyajını mı farklı yaptın?" diyordu. O anlam vermeye çalışa dursun ben nedenini biliyordum içten içe. İçimden kendim için kullandığım her sıfat başkasının ağzından bana geliyordu. Ve her gün sahip olduğum her şey için şükrediyor ve olmak istediğim kişiyi düşleyip dua ediyordum.

Peki benim mutlu ve huzurlu olmamın benden başka nasıl bir katkısı var çevreme? Birebir kendi deneyimimle sabitlediğim haliyle ben mutlu oldukça ve enerjimi yüksek tuttukça girdiğim her ortam da bundan olumlu yönde etkileniyor. Suya atılan bir taşın yarattığı dalgalar gibi genişleyerek yayılıyor mutluluk. Benden bir başkasına, ondan bir başkasına ve başkasına... Gün içinde bir şekilde iletişimde olduğum birçok arkadaşımdan duyduğum cümleler ise bunu kanıtlıyordu devamlı. Ve ben de ısrarla onlara hatırlatıyordum kendilerini mutlu etmenin yollarını bulmalarını. Mutluluk bir seçim ve her an onu seçme şansımız var. Dahası birbirimize ekleyerek çoğaltabileceğimiz bir zincir mutluluk. İş hayatında ise birçok insan kendine uygun başka bir halka bekliyor eklenmek için aslında. Bir yerinden başlamak için bir destek belki de. İşte tam bu noktada benim kişisel mutluluğum ve enerjim giriyor devreye. Bugün ben ona destek oluyorum, belki elinden tutuyorum yürüyene kadar. Yarın o koşar adımlarla bir başkasına yapacak aynı şeyi. Bu bir kez başladı mı durdurulamaz bir zincirleme tepkime adeta.

İşte geçirdiğim şu kısacık zamanda bile en çok karşılaştığım durum konuşmaya, anlatmaya, desteğe ihtiyacı olan insanlar oldu. İçinde bulundukları durumun farkında olan, kendilerini motive edecek bir neden arayan ya da kendi içlerinde bir arayışta olan birçok insan var. Bunun yanı sıra kendisinden başka herkesin hatasını gören, her şeyin başka bir şeyler yüzünden olduğuna inanan, kendi mutsuzluğuna başkalarını da ortak etmek isteyen de bir çok insan var. Hepsi de haklılar ve hepsi de haklılıklarının kanıtını görüyorlar yaşamlarında. Çünkü inandıkları neyse yaşamları da öyle oluyor. Yine de hepsi bir renk benim için, mozağin bir parçası. Yaşamın her alanında var olan çeşit çeşit insan aslında. Önemli olan senin kendi mozağini hangi renklerle yapmak istediğin. Yine aynı kapıya çıkıyoruz yani, sen neysen mozağin öyle oluyor...

Şimdi yaşamına bir bak, nasıl görünüyor sana uzaktan? Olmasını istediğin şekilde mi? Öyleyse ne güzel, daha da artır, farklılaştır, renklendir. Yok istediğin gibi değilse düşün nasıl olmasını istediğini. Ne istiyorsan ona odaklan, bak etrafına var mı sana yardımcı olacak bir şeyler veya birileri? Yoksa iste evrenin sonsuz tedarik biriminden. Yazıcındaki A4 kağıdın bitince istemiyor musun çalıştığın yerin ilgili biriminden, yaşamın için de evrenden iste ihtiyaçlarını. Ve fark edip teşekkür et her karşılanan isteğin için. Her an mutlu olmak senin elinde ve her an paylaşarak artırmak mutluluğunu. En başta dedim ya sen neysen etrafın da öyle diye, bir hayal et sen mutlu olduğunda nasıl bir yaşamın olacak. Senden başlayıp büyüyecek dalgalar ve başka dalgalarla birleşecek yaşam denizinde. En nihayetinde saracak tüm dünyayı. Bir küçücük mutlulukla başlat her şeyi ve bırak büyüsün sonsuza...

Senin dalganın ulaştığı bir yerlerden sevgilerle...

ÖZge

*****

It's All As You Are

“Life is just a game and I need a new playground.” These were my words when I mention my desire about getting back to professional work life. What I really needed is a totally different scene to realize what was changed and not changed in me, what is renewed and which parts remain the same. And just after starting my new job which was as I wanted, I have recognized that the motto of one of our brands is “Life is my playground!”

I learnt well before that there is no coincidence in the universe, but still I cannot help myself not to be astonished. I was hearing my own words about law of attraction: “Your life is as you are, if you want to see yourself just look around.” My dreams, my requests, even the tiny ones I speak unconsciously or the ones that I dreamt of every single day from the heart, started to be realized one by one. Message hidden in the motto was just a pleasant confirmation. It confirmed that I am indeed in a wonderful playground right now. My mind started to ask that “Maybe it is very early to think about these, what if everything would change in time?”, answer was coming from inside peacefully as usual “It will be all how it should be, all how you are…” this thought relieves me, I think that this must be the inner peace. To take my life’s responsibility, to accept my life as it is, to realize my power to change my life and moreover to be able to change it… I was experiencing that strongly for the first time accepting myself as I am, with all I have and I have not. And this was the major source of my inner peace.

Indeed, you are reflecting what you have inside not only to your life but also to your appearance and this is clearly recognizable. While I was experiencing my inner peace and happiness, people around me started to give me compliments. One of my colleagues kept insisted that there is something different about me one day. Although I was almost the same as any other day, he was staring at me all the time just to find what is different and was saying “Did you make your makeup different today? There is something different, come on!” Well, just leaving him with his puzzle to solve, I was aware of what was going on. Every single word I used to define myself was reflecting me back from another person’s mouth. And I was thanking for everything I have and dreaming for the person I wanted to become every single day.

Well, how can my happiness and inner peace help another person and contribute to life around? Based on my own experience, I can tell that every place I go is affected positively from my happiness, inner peace and high energy. Happiness grows like the circles on the water, goes wider and wider, from me to another person, than another and another… And I was coming up with the evidences in my daily life when I speak to people around me. Therefore, I was reminding them all the time to find ways to keep themselves happy as much as they can. Happiness is a choice and every single moment there is a chance to choose it. Moreover, we can make it bigger and bigger just by linking our happiness chains to each other’s. And in work life, almost everyone is just waiting for another chain to be linked, maybe a point to start somehow. And in that precious moment my personal happiness and energy come into play. Today I am supporting my friend, maybe being his start point, just holding his hand until he walks on his own. Tomorrow, he will do the same for another who needs. And this is an unstoppable chain reaction once started.

People needs to talk, needs to tell, and needs support. I can tell it so, despite my short time of experience at my work place. There are many people who are aware of the situation they are in or look for a reason to motivate them or on a quest with their inner selves. Besides, there are also many people who see every single mistake around but oneself, believe that everything because of another person other than themselves, and feels an unbearable willing to spread their unhappiness. All have right and all find evidences to support their rightness. Because they live as how they believe. And for me, they are all a color of life, a piece of the mosaic. We are all a kind of human in every part of life. What matters is which colors you want to choose for your own mosaic. We again come to the same point, your mosaic will become as you are.

Now just look at your life, how it seems to you? Is it as you want it to be? If so, great! Improve it, diversify it, color it. If not, think about how you want it to be, dream about it. Focus on what you want, look around you whether there is anything or anyone to help you? If you cannot find support around you just ask for it from the eternal supply department of the universe. When you run out of paper on your printer, you demand it from your company’s related department, don’t you? So, demand your needs for life from the universe. And recognize every demand met, be grateful for it. You have the chance to be happy and to multiply your happiness by sharing every single moment. As I said in the beginning, your life is all as you are. Just dream how your life would be when you are happy. Your circles will be wider and wider, and collide with many others in life’s ocean. Ultimately, it will spread all around the world. Start it all with a tiny little happiness and let it grow eternally…

With all my love from where your circles reached…

OZge